Bazı günler insanın başına hiçbir felaket gelmez ama yine de içi sıkılır. Her şey yerli yerindedir aslında. Ev yerinde, iş yerinde, hayat akışında… Ama insanın içinde görünmeyen bir yorgunluk vardır. Kimse sormaz, çünkü dışarıdan bakıldığında sorun yoktur. Sen de anlatamazsın. Çünkü neye kırıldığını, neye yorulduğunu tam olarak bilmiyorsundur.
İşte en zor yorgunluklardan biri budur. Adı olmayan, nedeni belli olmayan ama insanın omuzlarına oturan o ağırlık…
Böyle zamanlarda insan hayatı sorgulamaya başlar. “Neden böyleyim?”, “Ne istiyorum?”, “Ben ne zaman gerçekten iyi hissedeceğim?” diye düşünür. Sonra fark eder ki belki de uzun zamandır sadece yaşamıyordur. Sürekli bir şeyleri yetiştiriyordur. İşleri, sorumlulukları, insanları, beklentileri… Hatta bazen kendini bile.
Bir noktadan sonra insan hayatta neyi sevdiğini değil, neyi yapmak zorunda olduğunu daha iyi bilir. Sabah kalkar, yapılacakları düşünür. Gün içinde başkalarının beklentilerine yetişir. Akşam olunca da kendine “Bugün de bitti.” der.
Ama insan sadece gün bitirmek için yaşamaz. İçimizde fark edilmek isteyen başka bir tarafımız daha vardır. Bazen sadece görülmek ister. Bazen takdir edilmek. Bazen güçlü olmak değil, yorulduğunu kabul edebilmek ister. Bazen de hiçbir sebep olmadan mutlu olmak ister.
Ve bence insanın kendine yapabileceği en büyük iyiliklerden biri, hayatını sürekli eksik listesi üzerinden değerlendirmeyi bırakmasıdır. Çünkü insan zihni garip çalışıyor.
Elimizde olan şeyler zamanla sıradanlaşıyor, olmayan şeyler ise devleşiyor. Sahip olduklarımız sessizleşiyor, sahip olamadıklarımız bağırmaya başlıyor. Bir süre sonra hayatımızdaki on güzel şey görünmez oluyor, tek bir eksik her şeyi kaplıyor.
Oysa belki de insanın ruhu bazen büyük değişimlerden önce küçük hatırlatmalara ihtiyaç duyuyor.
“Bak, hâlâ buradasın.”
“Bak, o kadar şeyi atlattın.”
“Bak, düşündüğün kadar güçsüz değilsin.”
“Bak, hâlâ seni heyecanlandırabilecek şeyler var.”
Hayatın her zaman kolay olacağını söylemiyorum. Zaten kolay olsaydı belki bizi bu kadar değiştirmezdi. Ama insan zorlandığı her dönemde kendinden bir parça keşfediyor. Bazen sabrını, bazen sınırlarını, bazen de sandığından daha güçlü olduğunu… Ve belki en önemlisi, kendini yeniden seçmeyi öğreniyor.
Bir gün bir kadın, yıllardır hiç değişmeyen bir manzaraya bakarak evden çıkmış. Her sabah aynı pencereden dışarı bakıyor, aynı yoldan işe gidiyor, aynı insanlarla konuşuyor, aynı şeylere yetişmeye çalışıyormuş.
Bir sabah yine pencereden dışarı bakarken fark etmiş ki karşı binanın çatısında küçük bir kuş yuvası var. Yıllardır o evde yaşıyormuş ama o yuvayı daha önce hiç görmemiş.
Sonra kendi kendine şaşırarak düşünmüş:
“Bu yuva burada yeni mi oluştu, yoksa ben mi yıllardır bakmadan bakıyordum?”
Belki de mesele tam olarak buydu. Hayatında güzel hiçbir şey olmadığı için mutsuz değildi. Sadece uzun zamandır dikkatini hep başka yerlere veriyordu.
O gün hiçbir büyük karar almadı. İşini bırakmadı. Hayatını değiştirmedi. Sorunları da ortadan kaybolmadı. Sadece o sabah, yıllardır baktığı yere ilk kez gerçekten baktı.
Ve bazen insanın hayatında değişen şey, dışarıdaki manzara olmaz.
İnsan, yıllardır baktığı yere bir gün gerçekten bakmaya başlar.
















