Bir kitabı alıyoruz, zevkle okuyoruz, sonra bitiyor, kapağını kapatıp rafa kaldırıyoruz. Aradan birkaç ay geçiyor. Bir gün kitaplığın önünden geçerken ya da bir arkadaşın “Sen bunu okudun mu?” diye soruyor, hikâyeyi hatırlıyoruz ama ayrıntılar zor. Karakterlerin isimleri uçmuş. Olayların sırası birbirine karışmış. Hatta bazen sonunu bile unutmuşuz. Ve aklımızdan şu soru geçiyor:
“Ben bunu boşuna mı okudum?”
Belki de yanlış yere bakıyoruz. Çünkü okumanın değeri, kitabın bütün ayrıntılarını hafızamızda saklamakla ölçülmüyor.
Kitap okurken beynimiz çalışıyormuş.
Bir roman/hikâye okurken aslında yalnızca kelimeleri takip etmiyor, karakterlerin ne hissettiğini, neden öyle davrandığını ve bir sonraki adımda ne yapacağını anlamaya çalışıyoruz. Özellikle insan ilişkilerini anlatan romanlarda, kendimizi başka insanların yerine koyuyor, onların duygularını ve niyetlerini anlamaya çalışıyormuşuz. Hayal gücü, empati, sosyal durumları anlama, kelime dağarcığı da gelişiyormuş.
Bir polisiye romanda ise başka bir zihinsel oyun başlıyor, ipuçlarını biriktiriyor, şüphelileri karşılaştırıyor, çelişkileri yakalıyor ve sonucu tahmin etmeye çalışıyoruz. Dikkat, hafıza, çıkarım ve problem çözme gibi süreçler devreye giriyormuş.
Tarih kitapları bize neden-sonuç ilişkileri kurduruyor, olaylar arasında bağlantı kurmak.
Bilimkurgu, alışık olmadığımız dünyaları ve ihtimalleri düşündürüyor. Mantık, analiz ve yeni kavramları öğrenme adına da önemliymiş.
Felsefe “Acaba gerçekten öyle mi?” diye sorduruyor. Eleştirel düşünce, sorgulama ve soyut düşünme becerisi geliştiriyormuş.
Şiir ise tek bir kelimenin taşıdığı onlarca anlamı fark ettiriyor. Dil duyarlılığı, yorumlama ve duygusal ifade gelişimi sağlıyormuş.
Yani kitap okurken zihnimiz, sayfaların arasında sessizce çalışıyormuş.
Peki, sonra neden unutuyoruz?
Çünkü insan hafızası bir kitaplığın rafı gibi değildir. Her okuduğumuzu eksiksiz saklamıyor. Ama bir kitabın olaylarını unutmak, ondan hiçbir şey kazanmadığımız anlamına gelmiyor. Belki romanın kahramanını hatırlamıyoruz ama insan davranışlarına dair bir şey öğrenmiş oluyoruz. Polisiye romanın katilini unutmuşuzdur ama olaylara daha dikkatli bakmayı öğrenmişizdir. Bir felsefe kitabındaki düşünceyi kelimesi kelimesine hatırlamıyoruzdur ama o kitap bize daha önce hiç sormadığımız bir soruyu sordurmuştur.
Kitabın kendisi unutulabilir, neyse ki bıraktığı iz kalabiliyor.
Okumak, sadece hafızaya bilgi doldurmak değildir, bazen başka insanın gözünden bakmak, empati duygumuzu geliştirmek, bazen bir ihtimali düşünmek, bazen de dünyaya dair küçük bir fikrimizi değiştirmek.
Bazı kitapları hatırlamasak bile, okuyan kişinin artık aynı kişi olmadığını biliyoruz. Bununla ilgili daha kapsamlı araştırma yazıları da internette mevcut. Sağ lob ve sol lob. Daha doğru adıyla sağ ve sol beyin yarımküresi (hemisfer). Okuma sırasında her iki yarımküresi de birlikte çalışır. Özellikle de dil ve kelime işleme süreçlerinde sol yarımküre önemli rol oynar. Yaz boyunca bu konu o kadar çok kitap severin derdiymiş ki, araştırma ihtiyacı hissettik ve bulduklarımız gerçekten de içimizi rahatlattı. Bu beyin gelişimi sadece kitaplar için geçerli değilmiş, aynı zamanda filmler ve diziler için de geçerliymiş. Sinema severlere de duyurulur.
















