Ara sıra yanlışa düşmenin de son derece öğretici bir tarafı varmış meğer… Yaşam boyu sergilediğimiz hatalı davranışlar, zamanını ve yerini bir türlü tutturamadığımız, ağızdan kaçan sözler, dilimizin ucuna gelip sonradan hüznümüz olan keşkeler, “Hay Allah!” ya da “Eyvah!” diyerek iç çektiğimiz vahlar… Bütün bunlar ilk bakışta birer pişmanlık gibi görünse de aslında insanın kendini tanıma yolculuğundaki en kıymetli derslerdir.
Peki, bu yanlışların ya da hataların öğreticiliği tam olarak nasıl gerçekleşir dersiniz?
En masumundan başlayalım: Sevmeyi abarttığımızda, özveriyi ölçüsüz kıldığımızda öyle bir noktaya gelir ki insan, adeta tıkanıp kalır. Kalp, bu aşırı ve karşılıksız vericilikten dolayı zamanla gücünü kaybetmeye başlar. Bu durum, sürekli dur-kalk yapan, bir türlü akmayan sıkışık bir trafikte boş yere yakıt tüketmeye benzer; emek harcanır ama bir arpa boyu yol alınamaz.
Halbuki bir nehir dahi aktığı sürece ışıldar, aktıkça suyunu tazeler, temizlenir ve koynundaki balıklar lezzetli olur. Buna karşın durgun bir su zamanla kokuşur, yüzeyi yosunlarla kaplanır. İnsan da tıpkı böyledir. Kalbini ve sevgisini, muhatabının kim olduğuna bakmaksızın her önüne gelene hesapsızca sabitleyen bir insanın bu duruşu, zamanla değerini kaybetmeye mahkûmdur. Düşünün ki bir çarşıdaki bütün dükkânlar kuyumcu olsa, en kıymetli altın bile insanların gözündeki o büyüleyici ışıltısını kaybederdi. Oysa bir çarşıda kuyumcu kadar manava da ihtiyaç vardır, kasaba da…
Demek ki insan bazen duracağı yeri bilmeli, yeri geldiğinde sirke satmayı da becerebilmelidir. Sirke satmalı ki, o sirke turşu gibi doğal bir şifaya ve antidepresana dönüşüp insanlara fayda sağlasın. Yeri geldiğinde ise bal olmalıdır insan… Evet, bal; özellikle soğuk ve sert havalarda boğazın şifası, ruhun sıcaklığı için son derece mühimdir.
İnsan, yaptığı hataların üzerinden biraz zaman geçip toz duman çekilince, onları daha objektif ve tarafsız bir gözle değerlendirmeye başlar. İşte tam da bu nokta, kişiye eşsiz bir öğretici alan sunar. İnsanın kendi yanlışlarını süzgeçten geçirmesi, tabiri caizse kendi benliğinde bağımsız bir medrese açması demektir. Bu öyle özel bir kurumdur ki; öğrencisi de kendisidir, öğretmeni de… Adeta döner sermayeli bir işletme gibidir: Ham maddeyi kendi bünyesinde işler, imal eder ve olgunlaşmış bir ürüne dönüştürür. Bu metot, hayatta az bir zararla çok büyük bir kâr elde etmek gibidir.
İnsanı ruhen en çok aşağıya çeken, dip noktalara taşıyan şey, çoğu zaman farkında dahi olmadığı kibri değil midir? İşte bu gizli kibir, ancak kişinin her alanda bir hâkimiyetinin bulunmadığıyla, her konunun uzmanı veya her meseleye vakıf olamayacağı gerçeğiyle yüzleşmesi sonucu kırılır. Bu kibrin tam karşı ringinde ise muhataplarını küçümseme hastalığı yer alır. İnsan ne zaman ki kendi yanılgıları karşısında havlu atar, işte o zaman kendi hâline acıması ve gerçekle buluşması yeridir.
İnsanın bildiği her malumatı, her ortamda ulu orta aktarması gerekmez. Bazı bilgiler ve birikimler, dışarıya saçılmak için değil, insanın iç dünyasındaki zihinsel ve ruhsal inşaatın harcı olmak için gereklidir. “Her mecliste bir sözüm olsun”, “Her konuda mutlaka bir fikrim var” edasıyla hareket etmek, insanın kendi benliğini kendi elleriyle bir reklam bilborduna asması gibi gülünç ve eğreti bir durumdur. Buna karşılık, bildiğini yeri geldiğinde zarif bir sükût ile ikrar edenler, bakmayı ve görmeyi bilen gözlere, bir mağaza vitrinindeki en şık elbiseyi seyretmenin verdiği o dingin ve estetik hazzı sunarlar.
Evet, insan ne kadar sükût etmeyi becerebiliyorsa, şükrü de o kadar derinlemesine içselleştiriyor demektir. Şükür ise yalnızca dille söylenen bir kelime değil; varlığın kıymetini hem beden hem de ruh katında idrak etmek ve o varlığın hakkını vermektir.
Ayrıca, her şeyin ve her anın kıymetini bilen bir insan, yanlışın arkasında körü körüne durmaktan da vazgeçmeyi çözmüştür. İnsanın hatalarıyla olgunlaşacağını, tekâmül edeceğini bilir. İnsanın bebeklik dönemi belki 1,5 yaşında fiziksel olarak biter; fakat düşüp kalkarak hayatını sürdürmesi ömrün sonuna kadar kaçınılmaz bir hakikattir.
İnsan hata yapacaktır ki nefsiyle olan o amansız mücadelesi ve olgunlaşma serüveni devam etsin. Yere göğe sığdıramadığı, çok güvendiği o güzelliği, fikirleri ve edinimleri zaman zaman zarar görsün, sarsılsın ki kibirden arınıp hakiki benliğine ulaşabilsin.

















