Evrendeki muazzam dengenin bize fısıldadığı mühim bir hakikat vardır; bir ipucu… İşaretlerin hepsi dönüp dolaşıp aynı yöne götürmektedir bizi: Denge.
Dengeyi içimizde oturtmanın son derece zor olduğu yollardan, yıllardan ve sellerden geçeriz. Dengemizin şaştığı, afalladığımız anlar olur. Bu durum—kendi içimizdeki duygu fırtınalarını bir kenara bırakırsak—bazen bir insanla, hatta belki de çoğu zaman tek bir insanla imtihan oluşumuzdan kaynaklanır.
Şöyle denilebilir; İsmet Özel’in de dediği gibi, “Dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır.” İnsan dünyaya geldiği andan itibaren amansız bir savaşın ortasında bulur kendini. Ne güzel, ne hakikatli bir tespit… Zira devam eder İsmet Özel: “Sıcak saldırır, soğuk saldırır, çevre saldırır…” Tüm bu mücadelenin yegâne sebebinin, insanın dünya hayatındaki bir sürgün oluşundan kaynaklandığını pek çoğumuz biliriz. Zira zaten cennet olan bir hayatın anlamı ne olabilirdi?
Ben tüm bu zorlu hayat yolculuğunda ancak tek bir güçle korunabileceğimize veya kurtulabileceğimize inanıyorum: Denge. Kendi içimizde de dışımızda da daima bir denge olmalıdır. Yaşantımızı bu denge üzerine kurmanın bir yolunu bulmalıyız. Bunun için belki de en çok kendimizle—hatta kâfi gelecek derecede sadece kendimizle—savaşmalı ve kendimizi baştan başta eğitmeliyiz. İnsanın kendini yeniden düzenlemesi ve bu farkındalığı edinmesi, evrenin bize sunduğu imkânlar içindeki harika bir fırsattır.
Farkındalık dediğimiz şey; baştan başa iç dünyamızdan başlayıp en yakınımıza ve giderek uzaklaşan çevremize kadar tüm davranışlarımızda dengeyi gözetebilme becerisini ve bilincini kazanma halidir.
İnsan; belirsizliğe uzanan bu hayat yolunda ilerlerken tekinsiz nice mekânlardan geçer, nice olay, durum ve insanla karşılaşır. Adeta bir film sahnesindeymişçesine kılıktan kılığa girer, birden fazla role bürünür ve rollere bürünmüş başka insanlarla yüzleşir. Ne var ki, herkesin tekrar edip durduğu benzer hatalar ve aynı yere hizmet eden davranışlar, insanı bitmek bilmeyen bir çarkın içine hapseder.
Bizler bu çarkın içinde bazen bilinçli, bazen de farkında olmadan hareket ederiz. Bilinçsizliğimiz; kendi irademizle dengeyi aşan, duygularımızın kontrolünde gelişen ve karanlığa hizmet eden yanımızdır. Bilinçli yanımız ise içimizde geniş bir coğrafya kaplayan vicdanın, iyiliğin ve ulvi duyguların bizi sarıp sarmaladığı taraftır. Buradan bakıldığında insan; kötülüğü çoğu zaman farkında olmadan, bir körlükle yaparken; iyiliği ancak bilerek, isteyerek ve idrak ederek inşa eder.
Tam da bu noktada, yaşamın her iki kutbunda da dengeyi gözetmenin hayatî önemi ortaya çıkar. “Kötülüğe hizmette nasıl bir denge olur?” diye sorulabilir. Kötülüğe gerektiğinde kendi dilinden cevap vermek, gerçekçi bir akıl yürütmenin gereğidir. Nitekim her ne kadar iyiliği ve affetmeyi teşvik eden bir inancın mensubu olsak da, adaleti sağlamak ve öz varlığımızı korumak adına kötülüğe misliyle ya da muhtelif şekillerde mukabele etmek—duruma ve imkâna göre esneklik gösteren—sarsılmaz bir düsturdur. Bazen insanın kendini koruması, kötülüğün karşısına dikilmesi başlı başına bir dengedir.
Fakat asıl tehlike, iyiliğin dengesini kaçırmaktadır. İyiliği ölçüsüzce, hunharca saçmak ya da yapılan iyiliği kendi nefsimizden, kendi kudretimizden bilmek insanı başka bir uçuruma sürükler. Unutmamak gerekir ki iyilik, yalnızca Yaratandandır; bizler ancak onun birer vesilesiyiz.
Kısacası; zihnimizi, eylemlerimizi ve en çok da duygularımızı daima bir mizan üzere tutmak, bu sürgün hayatında ruhumuzu muhafaza etmenin yegâne yoludur. Dengeli günlere erişmek umdu ile…

















