Belki de bugün için yazılmıştı bu şiir, belki çok eski bir zaman için; kim bilir! Dört yıl önce midir, altı yıl geride midir, ne önemi var? Bazen ben bile bilmem neyin ne zaman, ne zamana, kimin için, neye yazıldığını. Bazen de boşa yazılmıştır en dolu cümleler, karşılıksızdır karşılığı olmayan sevdalar gibi. Ama..! Yazıldığı zamanın bütün anlamlarını, güzelliklerini, her şeyini; içinde, ruhunda, duygusunda barındırırken bir yazı, gün gelir yitiriverir hepsini. Yazıldığı şey değerini kaybettiği zaman, yazı da tüketir kendini. Yazı işleri öyle acayiptir yani. Mesela, “yani” kelimesinin kullanılmasındaki değer ölçüsü gibi! Ne bileyim, sevgilinin bir zamanlar kullandığı bir kelime, bir onay ifadesi gibi. Tuhaftır yazı çizi işleri; bazen yaşadıklarını yazarsın, bezen de yazdığın bir şeyi yıllar sonra yaşarsın. O an, kalem mutlulukla, coşkuyla yazdığı bir şeye gün gelip küsmüş, kırılmıştır belki. İşte bu şiir, yazıldığı zamandan sonrayı anlatan kırgın, kırık bir kalemin eseriymiş gibi geliyor bana. Yâr deyince elden düşen kalem, yâr deyince ele gelmez oluverir. Ne diyor diğer Mihriban şiirinde: “Gün gelir azalır sevgi / Değişir her şeyin rengi.” Ama sevgi azalmamış da sevilmeyi hak ettiren şeyler yara almışsa, âh, ne fena şeydir öylesi! Öyle işte yani ve biz Hacıköy’de dolduralım yine tatlı suyumuzu. Sarıköy’de doldurmamışsak tabii. Alıp sepetimizi mantar toplamaya çıkalım, hem Kuki’yi de katıp yanımıza.
İnsan, en tüketilemeyecek şeyi bile tüketebilir ama işte! Sahi, ne diyordu o şiir yavrum:
“Dört yıl önce bugündü,
O günden dört yıl sonra bugün.
O iki gün arası sadece ayrılık,
Sadece yokluğun,
Sadece sen…”
Ama işte, ekimden midir nedir, ilk sarılış gelir akla. Bir sonraki sarılış için bin ömür tükeneceğinizi bilmiyorsundur henüz ve kaldırım taşları acayip şahittir o heyecana. Son sarılışsa bir yaz sıcağının koynunda uyuyakalmıştır belki. O an için şu şiir de kalbe çakılmış mıdır ki:
“Yolu tam dönerken arkana bak da,
Köşede bir lahza kalıver gitsin!”
Ama sen köşede falan kalma öyle, hep yanımda kalıver işte yavrum. Bak, şimdi aklıma düştü, ben yıllardır meşe ağacını neden bu kadar severmişim, anladım. Bir gün altında sarıvereceğimizi nerden bilebilirdim ki? Hem bir de yanağındaki küçük benden õpmeli bir sarılış… Ona da ben bir isim koyabilseydim keşke. Ama kimim ki ben şimdi? İsim koyan birileri var zaten. Hem “kimim ki ben” demezler de hiç. Ne diyordu o şiirde aşkım:
“Sensizlikte(n) üşüyen sevgiye sığındım.
Yaralarını sardım ayrılığın, yokluğunu teselli ettim,
Bakışını düşündüm…”
Hepsini yaptım, hepsine yettim ama ben hiç teselli olamadım aşkım. Tadı yoktu ki hiçbir şeyin sen olmayınca. Kalabalıklar ıssız, gürültüler sessiz, sofralar tatsız…
Yani işte, sevgilim, şiirin de söylediği gibi:
“Aşkar’a binmiş bir aşk yolcusu değildim hiçbir zaman, sana doğru gelen.
Çağırsan gelirdim imkânsızlıklar ülkesinden.
Tahayyülün bittiği yerde senin çizgin başlar ve o çizgi sonsuzlukla yarışırdı.
Yeşil kubbe altında gümüş renkli bir aşkı yaşamaktı aşk denilen şey seninle.
Sevgilisi sen olan bir aşktı beklediğim sadece.
Dört yıl önce bugündü, o günden dört yıl sonra bugün.”
Ve çiçekler… Çiçeklerimiz, sevgilim, bizim için her yıl yeniden açıyor.
















