Biliyorum, biliyorum; hepsi birer Mandela etkisi! Konfabilasyon mu? Tabii ki yani, dostum; işime gelsin diye değil, neden olmasın diye.
Sanılsama, masallama, yanılsama; yani adı her neyse, işte ben oyum. Yaşadıklarımdan öte, bizzat kendim öyleyim. Meselâ, bak bir örnek: Doksanlı yıllar… Çan İlçesi’nin bir dağ/bayır köyü… Bir yaz gecesi… Hani adına yıllarca “hüküm” dediğim o şey var ya, o hiç olmadı aslında. Kahvenin önü, çay içiliyor… Karşımda; ciğerleri olmadan yaşayan, tıp ilmine ters düşen o adam, tek başına yaşayan kulübe insanı; göklerden geldiği söylenen o hükmü fısıldıyor bana. “Öyle yap!” diyor! Yıkılıyorum. Nefesim isyanda, canım bedenimi terk etmek istiyor ve daha o zamanlar, ecelim gelmediği için yaşamak zorunda kalıyorum.
Şimdi size bilimsel, ilimsel, psikolojik falan bir sürü şey yazarım ama yapmıyorum. Bilgi kusmuyorum kalemimden. Doğrudur, vardır bir şizofreni de tedavi etmişliğim uzak tarihte. Bir ilçe karakoluna girip, gözaltında tutulan Erkan’ı kast ederek, “Onu bana verin.” demişimdir. Ama belki de yok hiç bunlar. Mandela etkisi hepsi, hepimiz için. Bilgi bilmiyorum ben. Aslolan hayat, bilgiyse yaşayacak kadar yani. Ne nasıl yapılır cihetinden… Basit şeyler işte. Balık nasıl tutulur gibi meselâ.
Sonra, evet, sonra… Çan’daki o geceden bir yıl sonra… Biga’nın panayır zamanı… O doksan yedi yazında, o kafede asla öyle bir şey olmadı. Olmayan o işi ben asla görmedim. Bir Akdeniz gecesinde, o deniz kumlarının üzerinde, benim de öyle uzaktan gördüğüm ışıldayan bir elbise içinde başlayıp bitti o peri masalı. Ne münasebet ki devam etsin o hikâye çeşmeli dar bir sokakta. Hem başkaları için Mandela etkisi bile değildir belki; geçen yılın yazında, bir kelebeğin uçuşunun hemen ardından gidilen Antalya dolaylarında ve acıyı hiçe sayan o iğrenç şeyin, o salyalı gecesi… Şimdi onunla kirletmek istemezdim yazımı, başkaları hayatına leke etse de o pis şeyi, ama ben burada bir şey söylemiyorum. Daha fazlasını söyleyemem yine de. Zaten onları da hiç tanımadım ben. Konfabilasyon işte, her şey ve bütün hikâye. Doksan altı yılından sonra Akdeniz’de yaşanan hiçbir şeyi bilmiyorum ben.
Hem Sanat Tarihi, İşletme gibi şeyler okumadım hiç. Ağrı’da yaşamadım mesela üç yıl. JÖH binasında kalmadım Sivas dağlarında. Mavi bereli komutanla çay içmedim elma tarlalarında. Profesörlerin danıştığı bir insan olmadım asla. Evet ama, Pazar köprü yolu üzerindeki armut ağacının altında oturdum o mavi gözlü kızla.
Ben mantarları sadece sonbaharda topladım. Çocukken öğrendiğim birkaç çeşit mantar işte. Mikologlarla mantar sohbeti edecek kadar hiç olmadım. Bir lise öğretmeniyim şimdi meselâ, kasabamda. Basit bir hayatım, kahvede takıldığım birkaç arkadaşım var. Mesleğim gereği üç beş kitap okumuşumdur, o kadar. Belki yazmışımdır birkaç şiir duygusal zamanlarımda. Neden tövbe edeyim ki şiire! Kim övecek bir başkasının yazdıklarını, ben ona kitaplar kaleme alıp da o görmezden gelirken bir de üstelik…
Mandela iyi adam, dostum. Hapisteyken vurdular ya onu. Severim ben o amcayı. Sevmek zamanı da nedir ki? Başlamayan zaman durdu çoktan. Zaten öyle bir fotoğraf karesi görmedim ki ben, sonrasında bir yıl uyuyamadığım falan. Olmadı diyorum, olan hiçbir şey! O panayır zamanı gibi, karlı bir gün gibi, yanan soba, açan çiçek, hiç görmediğim tokalar, sevemediğim ojeli ayaklar… Ne benim kutsalım oldu bir otogar ne de kirletildi kutsal bildiğim yerler… En sevdiğim çiçek de papatya zaten. Hem uyku demişken, bir yıl kadar bir zaman mefhumu; uyanık olmaktan nefretle geçmedi zaten hiç. Kocaman bir aşkın ortasında tek başıma bırakılıp yolumu şaşırmadım, merak etmeyin; yaşanmadı öyle bir şey de. Ama benim cümle yapım böyle; dağınık, yıkık dökük. Neredeyse hayatımda hiç olmadı, edebiyata yakışır bir cümle kurabildiğim. Öyle sanılıyorsa da Mandela Amca’nın işleri hep.
Ela gözlü bile değildi belki bir zaman sevdiğim kızcağız. Olmuş gibi yapıyorum diye, göz rengi hikâyesi de atmasyon. Kara gözünde hiçbir şey okumadım hiç kimsenin. Mavi göz nasıl bir şeydir bilmem. Bir akşam kahvede muhabbet ederken Mandela söyledi; yeşil göz bayağı iyiymiş. Şiir bile yazılırmış hakkında. Bilmem ki nasıl bir şey; hiç aynaya bakmadım ben, doğru düzgün hiç şiir yazmadığım gibi. Bir iki roman okudum işte. O da zorla ve mesleğim gereği. Arada bir ciddi takılıyorum ama siyasi dedikodularda. Milliyetçi bir tavır takınasım geliyor, benim de bir duruş sergilemem gerektiği için o da.
Genelde neşeli, eğlenceli bir tipim. Başarılı espriler yapıyorum. Sadece sevgilime şımarıklık ediyorum. Pikniklerde eti ya yakıyorum ya da çiğ bırakıyorum. Ekmek mi; onu da ağız ölçüsüne uygun olanından seçiyorum. Takımlardan Beşiktaş’ı tutuyorum. Zaten o Liverpool maçı da iyi ki Mandela Dayım var dedirtiyor bana.
Yani anlayacağız; öyle işte yani!
















