İnsan, aklıyla düşünür, kalbiyle hisseder, vicdanıyla var olur…
İnsan karar verirken çoğu zaman kendi içinde yaşanan tartışmanın bile farkına varmaz. Bir yanda akıl olası sonuçları hesaplar, diğer yanda kalp kendi isteğini ve duygularını dile getirir. Bu ikisinin arasında ise sessiz görünen, ama bazen her ikisinden de daha ağır bir söz söyleyen bir taraf vardır: Vicdan.
Akıl, insana düşünmeyi ve neden-sonuç ilişkisini görmeyi öğretir. Yaşanmış deneyimleri hafızanın süzgecinden geçirerek sonuçlar çıkarır, olası tehlikeleri önceden değerlendirir ve insanı aceleyle alınmış kararlardan uzak tutmaya çalışır.
Hayatta sağlıklı kararlar ne körü körüne duyguların ne de kuru mantığın ürünüdür.
Bazen durup düşünmek, atacağımız adımın yarınını tasavvur etmek ve “Bu kararın sonucu ne olacak?” sorusunu kendimize sormak, sağduyunun başlangıcıdır. Bu nedenle akıl, insanın en güvenilir iç rehberlerinden biridir.
Ama insan yalnızca akılla yaşayamaz. Çünkü hayatın her meselesini hesaplamak mümkün değildir. Sevginin ölçüsü, özlemin formülü yoktur, merhametin hesabı tutulmaz.
İnsanın kaderini belirleyen kararlar, çoğu zaman mantığın ötesindeki duygulardan doğar.
İşte burada kalp kendi sözünü söyler.
Kalp, insana sevmeyi, bağışlamayı, umut etmeyi ve yeniden inanmayı öğretir. Aklın yıllarca kapalı tuttuğu bir kapıyı kalp, tek bir hatırayla açabilir.
Akıl “Unut”, kalp ise “Henüz bitmedi” diyebilir.
Ancak kalbin de kendi zayıflıkları vardır. Her duygu doğru yolu göstermez.
İnsan bazen arzusunu gerçek, bağlılığını sevgi, korkusunu ise sezgi sanabilir.
Kalbin istediği her şey insan için hayırlı olmadığı gibi, kalbin reddettiği her şey de yanlış değildir.
Bu nedenle yalnızca aklın hükmüyle yaşamak, insanı zamanla soğutabilir; yalnızca kalbin peşinden gitmek ise onu hassas olduğu kadar savunmasız da bırakabilir.
Peki, bu iki taraf arasındaki dengeyi kim kurar?
Vicdan.
Vicdan, insanın içindeki manevi ölçüdür. Bize yalnızca “Ne istiyorum?” ya da “Ne kazanacağım?” sorularını sordurmaz. Daha zor bir soruyla karşı karşıya bırakır**: “Yaptığım doğru mu?”**
Bu soru, bazen insanın bütün hesaplarını değiştirebilir.
Akıl sonuçları ölçüp biçer, kalp kendi isteğini dile getirir. Vicdan ise bütün bu hesapların ötesinde, insanın doğru olanı seçmesini ister.
Her seçim yalnızca hayatımızın yönünü değil, bazen kendimizi de değiştirir.
İşte tam da burada insanın iç dünyası daha açık bir biçimde görünür.
Vicdan yalnızca başkalarının gördüğü davranışlarla ilgilenmez. İnsanın hiç kimsenin bilmediği yerde kim olduğunu da ortaya koyar.
İnsan, başkalarının karşısında kendini haklı gösterebilir, yaptığı yanlışı çeşitli nedenlerle açıklayabilir. Ancak kişi kendi içinde gerçeği biliyorsa, vicdanının karşısında ürettiği bahaneler uzun süre ayakta kalmaz.
İnsanın içindeki en zor çatışmalar da karar vermek zorunda kaldığı böyle anlarda başlar. Bir yanda düşünceleri, diğer yanda duyguları vardır.
Ne var ki mesele yalnızca hangisinin sesini dinleyeceğini seçmek değildir. Asıl mesele, verdiği kararın içinde kendini kaybetmemektir.
Susmakla konuşmak arasında kaldığımız anlar olur. Bir söz bazen gerçeği ortaya çıkarır, sessizlik ise onu içimizde tutar. Vicdanın sesi tam da böyle anlarda duyulur: İnsan ne söyleyeceğini düşünmeden önce, söylemediği sözün yükünü de düşünür.
Bazı kararların sonucu o anda ortaya çıkmaz. Zaman geçtikçe insan kendi seçimine yeniden döner ve verdiği kararın ağırlığını içinde taşır.
Bu üç sesin her birinin kendine ait bir yeri vardır. Akıl bize sonuçları düşünmeyi, kalp insan olduğumuzu hatırlatır. Vicdan ise sınırlarımızı gösterir. Onu susturduğumuzda, insan kendi ahlaki sınırını da kaybetmeye başlayabilir.
Asıl olgunluk ise bu seslerden birini susturmakta değil, üçünün de hakkını verebilecek bir denge kurabilmektir.
Hayatta öyle anlar vardır ki akıl bize durmayı, kalp adım atmayı, vicdan ise doğru yönü hatırlatır.
Bu üçü birbirinin düşmanı değildir. Aksine, aralarında doğru bir denge kurulduğunda birbirlerini tamamlarlar.
Akıl yönü düşünür, kalp o yöne anlam katar, vicdan ise yolun insanlık sınırlarını korur.
Belki de “senfoni” tam olarak budur.
Senfonide bütün çalgılar aynı sesi çıkarmaz. Her birinin kendine özgü sesi ve ritmi vardır. Ancak müzik, onların aynı sesi çıkarmasından değil, farklı seslerin birbirini tamamlamasından doğar. İnsan da aklının, kalbinin ve vicdanının seslerini birbirine karşı koymadan dinleyebildiğinde, kendi hayatının ahengini bulabilir.
Aksi hâlde insanın içinde sürekli bir gürültü oluşur. Akıl kalbe karşı çıkar, kalp akla başkaldırır, vicdan ise ikisinin arasında kalan gerçeği hatırlatmaya çalışır.
İç huzur, bütün soruların cevaplarını bulmak değildir. İnsanın verdiği kararın karşısında kendine karşı dürüst kalabilmesidir.
İnsanın hayatta kaybettiği en büyük şey her zaman bir insan, bir ilişki, bir fırsat ya da bir arzu olmayabilir. Bazen insan en büyük kaybını, kendi vicdanından uzaklaştığında yaşar.
Akıl, kalp ve vicdan bir arada olduğunda insanın içinde farklı bir denge oluşur. Artık her kararın ardında yalnızca korku, yalnızca istek ya da yalnızca mantık yoktur. İnsan hem düşünür, hem hisseder, hem de yaptığı seçimin taşıdığı manevi sorumluluğun farkında olur.
Hayatın en güzel senfonisi de budur:
Aklın düşüncesi, kalbin duygusu ve vicdanın sesi.
Hiçbirini susturmadan, hiçbirini diğerinden üstün tutmadan dinleyebildiğimizde, insan kendi içinde bir ahenk bulur.
İnsanın aradığı huzur dışarıda değil, kendi içinde kurduğu dengededir.
Belki de insanın kendine sorduğu bütün sorulara verebileceği en doğru cevap, içindeki seslerle barış içinde yaşayabilmesidir…
















