Bazen çok tuhaf bir isteğim oluyor: Çocuk olmak istiyorum.
Anne babalı çocukluğumun hiç olmazsa bir gününü yeniden yaşamak istiyorum.
O günlere dönmek istiyorum. Sabah gözümü açtığımda karşıda beni neyin beklediğini bilmiyordum. Günün planı yoktu. Saate bakmıyordum. Acele etmiyordum.
Annemin sesini duyuyordum:
— Kalk, benim tatlı yavrum…
O ses bana dünyanın en güzel müziği gibi geliyordu.
Çocuk olmak istiyorum…
Çıplak ayaklarla bahçeye çıkmak, sıcak toprağın ayaklarımı nasıl ısıttığını hissetmek istiyorum.
Akşama kadar bahçede oynayıp eve çağrılmamak için saklanmak istiyorum.
Yaz akşamlarını yeniden yaşamak istiyorum; avluda kurulan sofraları, semaverin kokusunu, yeni demlenmiş çayın buharını…
Büyüklerin sohbetini dinleyip hiçbir şey anlamadan onların yanında oturmak istiyorum.
Bir parça ekmeğin üzerine tere yağı sürüp onu şekerli çayla yemenin ne büyük bir mutluluk olduğunu yeniden hissetmek istiyorum.
Şimdi sofralarımız daha zengin. Ama o zamanki lezzet yok.
Yıllar geçtikçe anladım ki, sofradaki nimetlerin tadını, sofranın başında oturan sevdiklerinin varlığı daha da güzelleştiriyormuş.
Anneannemin evine gitmek istiyorum.
O evin kapısını açtığımda yüzüme dokunan tanıdık kokuyu hissetmek, duvarın kenarında yığılmış yatak-yorganları, sandığın üzerindeki örtüyü yeniden görmek, mutfaktan gelen yemek kokusunu hissetmek istiyorum.
Anneannemin “Aç mısın, meleğim?” sorusunu duymak, ne kadar yesem de yine önüme bir şeyler koymasını istiyorum.
Çocuk olmak istiyorum…
Kış akşamlarında sobanın yanında oturup ellerimi ısıtmak, pencerenin buğulanmış camına parmağımla resimler çizmek istiyorum.
O zaman elektrikler gittiğinde sıkılırdık. Şimdi her şeyimiz var, ama günlerce, aylarca birbirimize zaman ayıramıyoruz.
Keşke hiç olmazsa bir gün telefonlar sussun, saatler dursun… Hiç kimse hiçbir yere yetişmek için acele etmesin, herkes bir sofranın etrafında otursun.
Ben de yine çocuk olayım.
Sokaktan gelen çocukların sesini duyayım, topun peşinden koşayım, dizimi yaralayayım.
Ağlaya ağlaya annemin yanına koşayım. O da yarama üfleyip desin:
— Geçecek, annen kurban, geçecek. Korkacak bir şey yok.
Onun sevgiyle söylediği bu sözlere ben de inanayım.
Çocukken “geçecek” sözüne inanmak ne kadar kolaymış…
Şimdi ise insanın yaraları yalnızca vücudunda olmuyor. Bazen en derin yara kalbinde açılıyor. O yarayı herkes göremiyor, çoğu zaman ona üfleyip “geçecek” diyen de bulunmuyor.
Çocukluğumu bu yüzden özlüyorum; çünkü o zamanlar hayat benim için bir oyuncakla mutlu olmaktan, eve misafir geldiğinde sevinmekten, bayramların gelişini özlemle beklemekten ibaretti.
Yeni elbisemi yatağımın başucuna koyup sabahı sabırsızlıkla bekliyordum. Şimdi ise ne kadar çok şeyim olsa da o heyecanım yok.
Bunu ancak yıllar sonra, büyüdükçe anlıyorsun.
İnsan çocukken hayatının mutlu günlerini yaşadığının, ama o günlerin hayatının en güzel çağları olduğunun farkında olmuyor.
Bir gün tanıdık bir şarkı duyuyor, bir koku hissediyor, eski bir sokaktan geçiyor, bir evin kapısını görüyor…
Ve birden içinde yıllar önceki çocuk uyanıyor.
Ben de bu duyguyu yaşıyorum. Eski bir şarkı duyuyorum ve içimde küçük bir kız uyanıyor.
O kızın gözlerine bakıp soruyorum:
— Biliyor musun, sen ne güzel günler yaşamışsın?
O ise bana bakıp gülümsüyor. Benim çocukluk özlemimi anlamıyor. Ne de olsa çocuklar özlemin ne olduğunu bilmiyorlar.
Özlem biz büyüklere ait.
Çocuk olmak istiyorum.
Bir günlüğüne de olsa annemin sesini duyayım, anneannemin kapısını çalayım, bahçede çıplak ayaklarla koşayım, akşam olduğunda eve çağırsınlar beni.
Başımı yastığa koyduğumda yarın neler olacağını hiç düşünmeden uykuya dalayım.
Sabah ise yine o çocuk gibi uyanayım…
Ama ne yazık ki, bu bir hayal. Bu hayalin gerçekleşmesi mümkün değil.
Ne anne babalı çocukluğum geri dönüyor, ne de o eski evlerin kapıları bir daha açılıyor.
Ama o günlerin hatırası, ben yaşadıkça kalbimin en derin köşesinde korunuyor.
Ben de işte bu yüzden çocuk olmak istiyorum.
Çocukluğumda kalan, büyüdükçe özlemini daha çok çektiğim dünyaya dönmek istiyorum.
O dünyaya ki, orada her şey küçük ve ilginç, mutluluk ise çok büyüktü…
















