Bu siteyi kullanarak Gizlilik Politikası'nı ve Kullanım Şartları'nı kabul etmiş olursunuz.
Kabul et
HayrendişHayrendişHayrendiş
  • Ana Sayfa
  • Hakkımızda
  • Yazarlar
  • Kategoriler
    • Aile
    • Araştırma
    • Bilim & Kurgu
    • Bilişim & Teknoloji
    • Biyografi
    • Sevgi & Aşk
    • Çeşitli Bilgiler
    • Çocuk
    • Denemeler
    • Edebiyat
      • Öyküler
      • Şiirler
      • Hatıralar
      • Mesajlar
      • Sözler
    • Eğitim
    • Felsefe
    • Finans
    • Genel
    • Gezi
    • Güncel
    • Günlük
    • Hayvanlar Alemi
    • Hukuk
    • İlahiyat
    • İş ve Meslek
    • Kişisel Gelişim
    • Kitap & Dergi
    • Kültür & Sanat
    • Maneviyat
    • Motivasyon
    • Müzik
    • Nostalji
    • Psikoloji
    • Sağlık
    • Sevgi & Aşk
    • Sosyoloji
    • Spor
    • Tarih
      • Tarihi Mekanlar
    • Toplum
    • TV & Sinema
    • Yaşam
    • Yemek & Mutfak
    • Aile
    • Araştırma
    • Bilim & Kurgu
    • Bilişim & Teknoloji
    • Biyografi
    • Çeşitli Bilgiler
    • Çocuk
    • Denemeler
    • Edebiyat
    • Eğitim
    • Felsefe
    • Finans
    • Genel
    • Gezi
    • Güncel
    • Günlük
    • Hayvanlar Alemi
    • Hukuk
    • İlahiyat
    • İş ve Meslek
    • Kişisel Gelişim
    • Kitap & Dergi
    • Kültür & Sanat
    • Maneviyat
    • Motivasyon
    • Müzik
    • Nostalji
    • Psikoloji
    • Sağlık
    • Sevgi & Aşk
    • Sosyoloji
    • Spor
    • Tarih
    • Toplum
    • TV & Sinema
    • Yaşam
    • Hatıralar
    • Masallar
    • Mesajlar
    • Öyküler
    • Şiirler
    • Sözler
    • Tarihi Mekanlar
    • Yemek & Mutfak
  • Okuma Listem
    • Okuma Geçmişi
    • İlgi Alanları
  • İletişim
Arama
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Yazarlar
  • Başvuru
  • Gizlilik politikası
  • İletişim
© 2024 Hayrendiş - Sitede yer alan makale, yazı ve şiirlerin tüm hakları yazarlarına ve Hayrendis.com'a aittir. Kaynak gösterilerek de olsa kullanılamaz. Web Tasarım: YD Web
Okunuyor: Bir Çocuğun Hayali ve Bir Öğretmen – 1
Paylaş
Bildirimler Daha fazla göster
Yazı Tipi Yeniden BoyutlandırıcıAa
HayrendişHayrendiş
Yazı Tipi Yeniden BoyutlandırıcıAa
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Yazarlar
  • Başvuru
  • Gizlilik politikası
  • İletişim
Arama
  • Ana Sayfa
  • Hakkımızda
  • Yazarlar
  • Kategoriler
    • Aile
    • Araştırma
    • Bilim & Kurgu
    • Bilişim & Teknoloji
    • Biyografi
    • Sevgi & Aşk
    • Çeşitli Bilgiler
    • Çocuk
    • Denemeler
    • Edebiyat
    • Eğitim
    • Felsefe
    • Finans
    • Genel
    • Gezi
    • Güncel
    • Günlük
    • Hayvanlar Alemi
    • Hukuk
    • İlahiyat
    • İş ve Meslek
    • Kişisel Gelişim
    • Kitap & Dergi
    • Kültür & Sanat
    • Maneviyat
    • Motivasyon
    • Müzik
    • Nostalji
    • Psikoloji
    • Sağlık
    • Sevgi & Aşk
    • Sosyoloji
    • Spor
    • Tarih
    • Toplum
    • TV & Sinema
    • Yaşam
    • Yemek & Mutfak
  • Okuma Listem
    • Okuma Geçmişi
    • İlgi Alanları
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2024 Hayrendiş - Sitede yer alan makale, yazı ve şiirlerin tüm hakları yazarlarına ve Hayrendis.com'a aittir. Kaynak gösterilerek de olsa kullanılamaz. Web Tasarım: YD Web
Hayrendiş > Edebiyat > Öyküler > Bir Çocuğun Hayali ve Bir Öğretmen – 1
Öyküler

Bir Çocuğun Hayali ve Bir Öğretmen – 1

Şükrullah Yavuzer
Şükrullah Yavuzer
Yayınlanma 25 Nisan 2026
87 Görüntüleme
Yorum yapılmamış
1
Paylaş
16 Dak. Okuma
Paylaş

Bitlis’in Tatvan ilçesine bağlı, haritalarda küçük bir nokta gibi görünen ama içinde koca hikâyeler saklayan bir köy… Sırtını Nemrut Krater Gölü’ne yaslamış, yüzünü ise Van Gölü’nün uçsuz bucaksız maviliğine dönmüş bir yer burası. Dağ, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte ağır ağır uyanır. Yamaçlarını saran ağaçlar, rüzgârın en hafif dokunuşunda bile fısıldaşır; sanki yüzyıllardır aynı hikâyeyi anlatır gibi.

Nemrut’un krateri, tepede bir sır gibi saklanır. Krater gölü, gökyüzünü içine çekmiş bir ayna gibidir; mavi değil yalnızca, derin, sessiz ve insanın içine işleyen bir mavilik… Suyu durgun görünür ama bakmayı bilen için içinde binlerce yıllık bir zamanın dalgalanışı saklıdır. Dağın eteklerine serpiştirilmiş köy, sanki doğanın bir parçası gibi… Tek katlı, taş duvarlı evler dar sokakların iki yanına dizilmiş; birbirine yaslanmış, birbirinden güç alır gibi. Kapı önlerinde yılların yorgunluğu, duvarlarda rüzgârın ve karın izleri vardır. Sokaklar dardır ama hikâyeleri geniştir; her taşın altında bir çocuk kahkahası, bir hüzün, bir bekleyiş gizlidir.

Nemrut Dağı’nın tepesi mavi… Öyle sıradan bir mavi değil; gökyüzünün en duru hâli gelip oraya yerleşmiş sanki. Zirvede duran Nemrut Krater Gölü, sessiz bir bilge gibi derinliğini saklar; bakana sadece rengini değil, içindeki zamanı da gösterir. Gölün yüzeyi, sabahın ilk ışıklarıyla cam gibi parlar, akşamüstü ise laciverte çalan bir hüznün aynasına dönüşür. Kraterin etrafını saran ağaçlar, yemyeşil bir kuşak gibi gölü korur. Rüzgâr dalların arasından geçerken, yapraklar fısıldaşır; doğa burada sadece görünmez, konuşur. Yeşilin her tonu, maviyle yan yana durur; biri diğerini gölgede bırakmaz, aksine birbirini yüceltir. Sanki Nemrut, renklerin en kadim uyumunu sergileyen bir sahnedir. Dağın eteklerine doğru indikçe, bu kez başka bir mavilik karşılar insanı: Van Gölü… Uçsuz bucaksız, ağırbaşlı ve görkemli. Dalgaları kıyıya vurdukça bin bir tona bölünür; turkuazdan çeliğe, lacivertten açık maviye uzanan bir renk cümbüşü…

Göl, yalnızca bir su kütlesi değil, sanki yeryüzünün kalbinde atan bir maviliktir. Ve o maviliğin sağ yanında, dağın eteklerine tutunmuş gibi duran Tatvan… Evler, yamaç boyunca dizilmiş; kimi göle bakar, kimi dağa yaslanır. Şehir, iki büyük mavinin arasında kalmış gibidir: biri gökyüzünden inen Nemrut’un krater gölü, diğeri yeryüzüne yayılmış Van Gölü. Bu yüzden Tatvan’da gün doğumu da gün batımı da başka yaşanır; ışık, suyun ve dağın üzerinden süzülerek şehri bir masalın içine alır. Burada mavi yalnızca bir renk değil, bir kaderdir. Zirvede başlar, ağaçların arasından süzülür, dağın eteklerinden geçer ve gölde sonsuzluğa karışır. Nemrut’un tepesi mavi, eteği mavi… Ve bu maviliğin ortasında insan, kendini hem çok küçük hem de bu büyük güzelliğin bir parçası gibi hisseder.

Köyün ortasında, biraz unutulmuş, biraz da kaderine terk edilmiş bir yapı yükselir: eski okul. Taş duvarları çatlamış, çatısı yer yer çökmüş, iki sınıflı mütevazı bir bina… Pencereleri toz tutmuş, kapısı uzun zamandır açılmamış. Bahçesinde çocuk sesleri yerine rüzgâr dolaşır artık. Bir zamanlar tebeşir tozunun havaya karıştığı, defterlerin açıldığı, umutların yazıldığı o sınıflar, şimdi sessizliğin en ağır hâlini taşır. Terörün gölgesi düşmüş bu binaya; beş yıldır ne zil sesi duyulmuş ne de bir çocuğun “öğretmenim” diye yükselen sesi…

Köyde hayat zor akar. İki çeşmeden akan su, çoğu zaman kesik kesiktir; susuzluk, hayatın en sessiz ama en derin yarasıdır burada. Gençler bir bir göçer; büyük şehirlere, fabrikalara, inşaatlara… Geriye yaşlılar, kadınlar ve okula gidemeyen çocuklar kalır. Beklemek, bu köyün en iyi bildiği şeydir. Muhtar… Köyün en zengin adamı. Ama zenginliği, köyün yoksulluğuna çare olamamış. İlçe merkezinde kurduğu düzenin içinde, bu dağın eteğindeki köy giderek silikleşmiş hayatından. Adı var, izi yok sanki köyde.

Ve bir gün… Genç bir öğretmen gelir. Daha mesleğinin başında, gözlerinde umut, yüreğinde heyecan taşıyan biri. Köyün toprak yolundan ilk adımını attığında, Nemrut’un gölgesi düşer üzerine. Önce etrafa bakar uzun uzun. Dağa, göle, evlere… Sonra insanlara. Tanımak ister. Anlamak ister. Bir keşfe çıkar adeta; kapı kapı dolaşır, her evde bir çay içer, her yüzü hafızasına kazır. Çocukların gözlerindeki o yarım kalmış ışığı fark eder. Okulun önüne geldiğinde durur… Kapıyı eliyle yoklar, sanki içerden bir ses gelecekmiş gibi bekler. O an anlar; bu köyde yeniden açılması gereken sadece bir okul kapısı değildir. Umut da yeniden açılmalıdır. Nemrut’un zirvesinde sessizce duran o mavi göl gibi, derin ve sabırlı bir umut…

Dağın gölgesi akşamüstleri köyün üzerine ağır ağır düşerken, Nemrut Dağı sanki yüzyılların yorgunluğunu sırtında taşır gibi suskun dururdu. Eteklerinde kurulmuş o küçük köyde zaman, uzun süredir aynı yerde bekliyordu. Beş yıldır çocuk sesine hasret kalan taş duvarlı okul, rüzgârın uğultusundan başka hiçbir şeyi duymuyordu artık. Okul… İki sınıftan ibaret, mütevazı bir yapı. Duvarlarında dökülmüş sıvalar, kırık camlardan içeri sızan soğuk, çatısından damlayan yağmur… Ama en çok da içindeki sessizlik yıpratmıştı onu. Bir zamanlar kara tahtaya yazılan harflerin, çocukların gülüşlerinin, öğretmenin sesinin dolaştığı o sınıflar, şimdi unutulmuş bir hikâyenin soluk sayfaları gibiydi.

Köye atanan genç öğretmen, ilk gün o okulun önünde durduğunda yalnızca bir bina görmedi. O, yarım kalmış hayatları, gecikmiş çocuklukları ve bekleyen umutları gördü. Kapıyı araladığında içeri dolan tozlu hava, sanki ona geçmişin sessiz bir ağıtı gibi çarptı. Ama o, bu sessizliği kabullenmek için değil, onu değiştirmek için gelmişti. Ertesi gün köyün dar sokaklarına çıktı. Kapı kapı dolaştı. Her evde bir hikâye, her yüzde ayrı bir hüzün vardı. Okul çağındaki çocukları tek tek tespit etti. Kimisi okumayı unutmuştu, kimisi hiç öğrenememişti. Ama hepsinin gözlerinde, üzeri tozlanmış bir merak hâlâ canlıydı. Öğretmen, o merakı yeniden uyandırmak için isimleri defterine yazarken aslında bir geleceği kayıt altına alıyordu.

Okulu tadilata almak için İlçe milli eğitim müdürlüğüne gitti. Umutla anlattı durumu. Ama karşılık olarak aldığı şey, yetersiz ödeneklerin soğuk cümleleriydi. Vazgeçmedi. Bu kez ilçe merkezindeki askeri birliğin kapısını çaldı. Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesindeki merkez komutanlığına durumu anlattı. Sözleri samimiydi, derdi gerçekti. Ve bu samimiyet karşılık buldu.

Kısa sürede, inşaattan anlayan on asker ve gerekli malzemeler köye ulaştı. Köy halkı şaşkın, çocuklar umutla izliyordu. Bir hafta boyunca okulun sessizliği çekiç sesleriyle, testere gürültüsüyle bozuldu. Ama bu sesler yıkımın değil, yeniden doğuşun sesleriydi. Çatı onarıldı, kapılar değiştirildi, pencereler ışığı içeri alacak şekilde yenilendi. Duvarlar boyandı, lavabolar yapıldı, eski kara tahtanın yerini tertemiz bir yazı tahtası aldı. Bahçeye kadar uzanan logar sistemi bile yenilendi. Okul artık yalnızca bir bina değil, yeniden nefes alan bir mekândı.

Öğretmen bununla yetinmedi. İlçe merkezindeki okulları gezdi; kullanılmayan sıraları, haritaları, küreleri, eğitim araçlarını topladı. Her biri başka bir sınıfın fazlasıydı ama bu köy için birer hazineydi. Sonra bir bankanın genel müdürlüğü ile iletişime geçti. Kısa süre içinde köye koliler dolusu umut geldi: okul önlükleri, defterler, kalemler, boyalar, kitaplar, ayakkabılar, montlar…

Çocuklar ilk kez kendi sıralarına oturduklarında, yalnızca bir ders yılına değil, hayata başlar gibi heyecanlıydılar. Öğretmen, onların kaybolan beş yılını telafi etmenin kolay olmayacağını biliyordu. Ama pedagojik sabrın, sevginin ve sürekliliğin mucizevi gücüne inanıyordu. Dersleri sadece kitaplardan ibaret tutmadı; oyunla, hikâyeyle, doğayla iç içe bir öğrenme ortamı kurdu. Her çocuğun öğrenme hızını, ilgisini, ihtiyacını ayrı ayrı gözetti. Çünkü biliyordu ki her çocuk aynı değildir ama her çocuk öğrenebilir.

Zamanla değişim gözle görülür hâle geldi. Harfleri tanımayan çocuklar cümle kurmaya, cümle kuramayanlar hikâyeler yazmaya başladı. Sayılar korkulan işaretler olmaktan çıktı; günlük hayatın bir parçası hâline geldi. Okulun bahçesi yeniden çocuk sesleriyle doldu. Zil sesi, köyün en güzel melodisi oldu.

Öğretmen sadece okulun değil, köyün de öğretmeni olmuştu artık. Erkeklerin çoğu başka şehirlerde çalıştığı için, hastalananları kendi aracıyla Tatvan’daki hastaneye götürdü. Düğünlerde, cenazelerde, hastalıklarda hep yanlarındaydı. Köylüler için o artık bir memur değil, aileden biriydi. Ve bir gün, o eski taş duvarlı okulun önünde durup içeri baktığında, artık rüzgârın değil çocukların sesi yankılanıyordu. Beş yıllık sessizlik, yerini öğrenmenin coşkusuna bırakmıştı. Nemrut’un zirvesinde duran o derin mavi göl gibi, bu köyde de bir umut birikmişti şimdi. Sessiz, sabırlı ama bir o kadar güçlü… Çünkü bir öğretmen gelmişti. Ve sadece ders anlatmamış, bir köyün kaderini yeniden yazmıştı.

Köyde günler, dağın gölgesiyle uzar, geceler sessizliğin koynunda derinleşirdi. Genç öğretmen içinse her gün, yeni bir sorumluluğun, yeni bir umudun başlangıcıydı. Kendi aracıyla neredeyse her gün Tatvan ilçe merkezine giderdi. Sadece kendi ihtiyaçları için değil… Okulun eksikleri, çocukların defterleri, köylülerin ilaçları, bir evin tükenen gıdası, bir annenin istediği basit bir mutfak eşyası… Her yolculuk, bir yük değil; bir emanetin taşınmasıydı onun için. Kimi zaman bir ihtiyarın titreyen sesiyle “oğlum, şu ilacı da alıver” diye başlayan bir rica, kimi zaman bir çocuğun utangaç bakışları arasında sıkışmış bir “öğretmenim, kalemim yok…” cümlesi… Öğretmen, hiçbirinde bıkkınlık göstermedi. Çünkü o, öğretmenliğin yalnızca sınıfın dört duvarı arasında olmadığını, hayatın tam ortasında yeşerdiğini biliyordu.

Bir gün köye dönerken, köyün girişindeki derme çatma tek katlı bir evin önünde duraksadı. Küçük bir balkonun altında, elinde türlü alet edevatla uğraşan bir çocuk dikkatini çekti: Mahfuz. Dördüncü sınıf öğrencisi… Dizlerinin dibine yayılmış eski parçalar, kablolar, vidalar… Ve ortasında, parçalanmış bir kasetçalar. Öğretmen o gün durmadı, sadece baktı. Ama dönüşte yine aynı manzarayla karşılaşınca merakına yenik düştü. Arabayı kenara çekti, yavaşça indi ve çocuğun yanına yaklaştı. “Kolay gelsin Mahfuz,” dedi yumuşak bir sesle, “ne yapıyorsun bakalım?” Mahfuz başını kaldırdı. Gözlerinde hem bir çocuk saflığı hem de bir ustanın ciddiyeti vardı. Gülümsedi. “Şey öğretmenim… Traktörüme motor yapıyorum.” Öğretmen, onun başını okşadı. Bu cümledeki sadelik, aslında büyük bir hayalin ilk cümlesiydi. Sessizce ayrıldı oradan. Günler geçti. Aynı yer, aynı çocuk, aynı azim… Öğretmen bir kez daha durdu. Bu kez merakı daha büyüktü. “Nasıl gidiyor çalışmalar?” diye sordu, gözlerinde sıcak bir gülümsemeyle. Mahfuz’un yüzü aydınlandı. “Bitti öğretmenim… Çalışıyor! Elindeki küçük plastik traktörü uzattı. Öğretmen, önce basit bir oyuncak bekledi. Ama gördüğü şey karşısında bir an durakladı. Mahfuz, kırık dökük kasetçaların parçalarından bir motor düzeneği kurmuştu. Traktörün üstüne yerleştirdiği düğme üç kademeliydi. Birinci ve ikinci kademe traktörü ileri götürüyor, üçüncü kademe ise geri hareket ettiriyordu. Üstelik önüne monte ettiği iki küçük el feneri lambası da yanıyordu. Bu, yalnızca bir oyuncak değildi. Bu, keşfedilmemiş bir zihnin, eğitilmemiş bir yeteneğin haykırışıydı. Öğretmen, o an derin bir farkındalık yaşadı. Pedagojik bir sezgiyle şunu gördü: Her çocuk aynı imkânlara sahip olmayabilir, ama her çocuk içinde bir potansiyel taşır. Önemli olan, o potansiyeli fark edebilmek ve doğru yönlendirebilmektir.

Ertesi gün Mahfuz’un evine gitti. Yoksulluğun sessizce köşelere sindiği bir evdi bu. Dört çocuklu bir aile… Mahfuz dışındaki üç çocuk doğuştan sağır ve dilsizdi. Evdeki yük ağır, imkânlar sınırlıydı. Ama Mahfuz’un gözlerinde hâlâ o ışık vardı. Öğretmen, babasıyla konuştu. Sakin, saygılı ama kararlı bir dille anlattı gördüklerini. Bu çocuğun sıradan bir yeteneğe sahip olmadığını, doğru bir eğitimle çok daha büyük işler başarabileceğini ifade etti. İzin aldı. Sonra Mahfuz’u yanına alarak önce ilçe milli eğitim müdürlüğüne, ardından kaymakamlığa gitti. Tatvan Kaymakamlığı binasının koridorlarında yürürken, aslında bir çocuğun kaderi de o adımlarla şekilleniyordu. Kaymakamın karşısında, öğretmen tüm samimiyetiyle konuştu: “Efendim, bu çocukta büyük bir yetenek var. Ama ailesinin imkânları yok. Eğer desteklenirse… Belki de geleceğin büyük bir mühendisi olabilir.” Kaymakam dikkatle dinledi. Gözlerinde takdir dolu bir ifade belirdi. Bu yalnızca bir talep değil, bir sorumluluğun hatırlatılmasıydı. “Gereken neyse yapılacak,” dedi. O an, Mahfuz’un küçük dünyasında görünmeyen bir kapı aralandı. Öğretmen köye dönerken, aklında tek bir düşünce vardı: Eğitim, sadece bilgi vermek değildir. Eğitim; görmek, fark etmek ve bir hayatın yönünü değiştirebilmektir. Nemrut’un zirvesinde sessizce duran o derin mavi göl gibi… Bazı yetenekler de sessizdir. Ama doğru zamanda fark edilirse, bir ömrü, hatta bir geleceği aydınlatacak kadar derindir.

Dağın sabah serinliği daha çekilmeden, köyde hayat çoktan başlamış olurdu. Genç öğretmen içinse her gün, yalnızca bir mesai değil; bir emanetin omuzlara yüklenişiydi. Her öğrencisiyle ayrı ayrı ilgilenir, her birinin gözlerinin içine bakarak öğrenmenin kapısını aralamaya çalışırdı. Çünkü biliyordu: Eğitim, kalabalığa anlatılan bir ders değil, tek tek dokunulan hayatların bütünüdür.

Mahfuz… Onun için ayrı bir yerde duruyordu. O küçük ellerin, kırık bir kasetçalardan bir motor çıkarabilecek kadar maharetli olduğunu gördüğü günden beri, öğretmenin zihninde tek bir düşünce vardı: “Bu çocuk kaybolmamalı.” Derslerde ona farklı sorular sorar, merakını diri tutacak görevler verirdi. Bazen bir problemi birlikte çözerler, bazen bir hayalin peşinden birlikte yürürlerdi. Öğretmen, onda yalnızca bir öğrenci değil, geleceğin bir mühendisi olma ihtimalini görüyordu.

Köy ise öğretmeni bağrına basmıştı artık. Öyle ki, onun kapısı sadece bir kapı değil, herkesin derdini bırakabildiği bir eşikti. Sabahın erken saatlerinde lojmanın kapısı çalınır, öğretmen kapıyı açtığında kimseyi göremezdi. Ama eşikte bir tepsi dururdu… Tereyağının sarısı, balın kehribarı, tandır ekmeğinin sıcak kokusu, peynirin sadeliği… Bir köyün sevgisi, bir kahvaltı tepsisinde toplanırdı adeta. Bu, zamanla bir geleneğe dönüştü. Her gün başka bir aile, öğretmenin kahvaltısını hazırlamak için adeta yarışırdı. Bu misafirperverlik yalnızca sabahla sınırlı kalmaz; öğle yemeği bir evde, akşam yemeği başka bir evde yenirdi. Öğretmen ne kadar itiraz etse de köylüler aynı cümleyi tekrar ederdi: “Sen buradayken biz sana hizmet ederiz öğretmenim.” Bu söz, bir minnettarlığın değil; bir aidiyetin ifadesiydi.

Köyün iki kilometre aşağısında bir askeri birlik vardı. Yol, oraya kadar düzgündü. Ama sonrasında başlayan stabilize yol, yağmurda çamura, yazın toza dönüşür; ulaşımı bir çileye çevirirdi. Öğretmen, bu sorunu da görmezden gelmedi. İkinci kez Tatvan Kaymakamlığı’nın kapısını çaldı. Görüşmeler, dilekçeler, ısrar… Ve sonunda o yol asfaltlandı. Köyde sevinç dalga dalga yayıldı. Ama her değişim, herkesi mutlu etmezdi. Yıllardır yapılmayanın kısa sürede yapılması, bazı dillerde şu cümleyi dolaştırmaya başladı: “Muhtarın yapmadığını öğretmen yaptı.” Bu söz, bir gerçeği ifade etse de başka bir gerçeği doğurdu: Sessiz bir kırgınlık… Ve zamanla, içten içe büyüyen bir kin.

Bu Yazar/Şaire Ait (Şükrullah Yavuzer) Son 5 İçerik:

O Eski Bayramlar

Orhan’ın Dönüşü

Munkabız

Akşam Belki de Kıyametidir Güneşin

Siz Hangi Sınıftansınız Öğretmenim?

ETİKETLER:öğretmen ve öğrenci öyküsüönerilenlerŞükrullah YavuzerŞükrullah Yavuzer öyküleriumut öyküsü
Bu İçeriği Paylaş
Facebook Whatsapp Whatsapp Bağlantıyı kopyala Yazdır
Tepki Ver
Hayran1
Mutlu0
Üzgün0
Uykulu0
Sinirli0
Şaşkın0
Göz Kırp0
Önceki İçerik Duygularım Dile Geldi Anne
Sonraki İçerik Ergeni Anlamak: Kimlik Arayışı, Risk Davranışları ve Ebeveynin Rehberliği
Yorum yapılmamış Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sosyal Medya

FacebookBeğen
XTakip Et
InstagramTakip Et
YoutubeAbone Ol

Yeni İçerikler

Değer mi?
Tülin Erol
Felsefe
8 Mayıs 2026
5 Görüntüleme
Sporun Birleştirici Gücü ve Holiganizmin Toplumsal Tehdidi
Ramazan Öner
Spor Toplum
7 Mayıs 2026
6 Görüntüleme
Ben ve Diğerleri
Abdullah Altunkup
Toplum
7 Mayıs 2026
43 Görüntüleme
Tanıma Beni
Yasin Tamay
Şiirler
7 Mayıs 2026
26 Görüntüleme
Modern Çağın Masalı
Şule Kılınç
Toplum
7 Mayıs 2026
44 Görüntüleme

En Çok Yorumlananlar

Minimalizm
Yaşam
Hepimiz Yorgunuz
Güncel Toplum
30 yorum
Pilav
Hatıralar Öyküler
26 yorum
Aynanın Söylediği
Öyküler
26 yorum
Her Şey Kendini Tanımakla Başlar
Öyküler
25 yorum

Bunları da beğenebilirsin

Kişisel GelişimManeviyat

Geçmişin Gölgesinden Geleceğin Işığına

22 Kasım 2025
Hatıralar

Patili Evlat Kaybı

29 Mayıs 2025
Şiirler

Un ve Kum

20 Ağustos 2025
FelsefeManeviyat

Yalnızlığın Bedeli

18 Şubat 2025
//

Hayatın Lezzeti “Hayrendiş” Olmakta!

Kurumsal

  • Hakkımızda
  • Künye
  • Yazarlar
  • Başvuru
  • Gizlilik politikası
  • İletişim

Hızlı Menü

  • Tüm Gönderiler
  • Bugün Eklenenler
  • Okuma Listem
  • İlgi Alanları
HayrendişHayrendiş
Bizi takip edin
© 2025 Hayrendiş - Sitede yer alan makale, yazı ve şiirlerin tüm hakları yazarlarına ve Hayrendis.com'a aittir. Kaynak gösterilerek de olsa kullanılamaz. Web Tasarım: YD Web Tasarım
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Yazarlar
  • Başvuru
  • Gizlilik politikası
  • İletişim
Tekrar Hoş Geldiniz!

Hesabınıza giriş yapın

Username or Email Address
Password

Şifreni mi unuttun?