Yıllardır dilimde tüy bitti… Yazıyor, okuyor, yine yazıyorum… Ne yazık ki yazmak, anlatmak zorunda da kalacağım…
Türk futbolunun sportif gerçekliğinin olmadığını bizler söylediğimizde kıymetiharbiyesi olmadı ama Portekizli hoca Jorge Jesus haykırdığında yerini buldu. Buldu bulmasına ama tartışma dışında bir adım ilerleme kaydedilmediği gibi düzeleceği de yok…
Yok olduğu bir yana, VAR’ın ülkemize gelmesi ile birlikte tartışmalar daha geniş çevre buldu…
Haluk Ulusoy’un federasyon başkanı olması ile birlikte yörüngesinden çıkan bir futbol ikliminin içinde yol bulmaya çalışıyoruz.
Zatımuhterem, arkasına aldığı rüzgâr ile önce Türk futbol tarihini 23 Nisan 1923’ten alıp 1959’a taşıdı… Amaca giden yolda her şey mübarekti…
Oluşturdukları üçgen yapı ile, kendi başkanları Mustafa Cengiz’in ifadesi ile oya gibi gergefe işleye işleye elde ettikleri şampiyonluklar…
Terör örgütü lideri FETÖ’nün iki binli yıllarda açıkça ifade ettiği “Galatasaray’ı himmetlendireceğiz” ifadesi ile gerek hoca gerekse oyuncu müritlerinin yoğunluğu…
2000 yılında alınan UEFA Kupası ve Süper Kupa zaferlerinin devamının gelmemesi bir yana, ülkedeki en büyük rakibi Fenerbahçe’nin birçok branşta başarılı olması yanında finansal olarak ve yatırım olarak da zirvede, diğer üç rakibinin toplamından daha fazla borsa değerine çıkması onların bütün planlarını altüst ediyordu…
Futbol şubesinden sorumlu Abdurrahim Albayrak boşuna dememişti: “Yargıdaki aslanlarımız” diye…
2010-2011 yılında her yerden düğmeye bastılar… Önce kongre üyeleri Fenerbahçe forması giydirilip halı sahada maça çıkardılar ki Fenerbahçeli algısı otursun diye…
Gergefe işler gibi oya oya çalıştılar… Kendilerinin Malatya’ya gönderdikleri Tofaş marka arabaları, Ankara’da 8-0 ile kazandıkları şampiyonluğu, Denizli’de 20 dakika kar yağışı gibi organize şekilde sahaya konfeti atmayı organize ederken kendi maçlarının bitiş saatini 21.45’i işaret eden Başkan Adnan Polat’ın sözleri…
“Galatasaray şike yapmadı diyemem” itirafını…
Devam ediyorum…
Kendisini takip eden üç rakip; Galatasaray, Trabzonspor ve Beşiktaş başta olmak üzere tüm rakiplerini yendiği sezon 2010-2011’de kumpas startını veren aslanlar, sahte tape ve evraklar ile bir anda Avrupa’nın en güçlü 6 takımından biri olan Fenerbahçe Spor Kulübü’nü finansal olarak aşağı çektirdiler.
Bununla kalmayıp, o dönem TFF’de görev yapan Arıboğan, Helvacı, Köksal gibi isimler, Fenerbahçe aleyhine UEFA’ya çektikleri fakslar ve yazdıkları yalan yanlış ifadeler ve kafaya aldıkları müfettiş Cornu aracılığı ile yaptıklarının karşılığını Galatasaray Kulübü’nde görev verilmesi ile aldılar…
2015 yılından sonra yaşanan sezonlarda da bu aymazlığın üzerine koya koya devam etmekten geri kalmazlarken, siyasi ve idari erkten aldıkları desteği gizleme gereği dahi duymamaya, açık açık, bağıra bağıra ifşa etmeye başladılar. Bu arada en yakın rakibi Fenerbahçe’den alınıp Galatasaray’a MHK elemanları sayesinde verilen en az 4 şampiyonluk yazabilirim…
Artık yöneticileri, MHK elemanları ve TFF yetkililerini geçtim; oyuncular bile kollanmanın rahatlığı ile saha içi ve saha dışında yapmadıklarını bırakmamaya başladılar…
Hakemler, VAR, şirazeden kaymış; elleri ayakları titriyor: “Aman, nasıl karar versem de turuncu-kırmızılı takım zarar görmese…”
Hepsini geçtim…
Her spor kulübüne, her sporcuya aynı mesafede olması gereken Spor Bakanı ve bazı mülki idare elemanları, 86 milyonu aşıp tüm dünyanın gözü önünde Galatasaray’a olan aşklarını ilan ve ifşa ettiler…
Bu, her şeyin akışının farklı olduğunun belgesi idi…
Ne yazık ki her sene aynı filmi izliyoruz…
Kazanınca: “Hakemlerimize güvenelim.”
Kaybedince: “Ligi bitirtmeyiz.”
Hakem hata yapınca: “Elimizde belgeler var.”
Puan farkı azalınca: “Sakın haaa…”
Artıkça: “İtidal çağrısı…”
Şampiyon olunca: “Sonunda iyiler kazanır.”
Olamazlarsa: “Şampiyon olmamız engelleniyor…”
Kendi ikballeri için ülke futbolunu ayaklar altına almayı göze almış bu kirli düzen bitmeden, siyaset elini futbolun üzerinden çekmeden bu işler düzelmeyecek…
Menfaat ve çıkar dünyasında kendisine yer arayan basın ve medya mensupları gerçekçi olup haklının yanında olmadıkları sürece toplum da doğru ile yanlış arasında gidip gelecek…
Ve bir endişem de, Amedspor’un, Diyarbakır adını rafa kaldırıp “Amed” adı ile bir iki senede yukarılara hızla çıkarılan takımın oynadığı maçlarda çıkan olaylar, İstiklal Marşı’mıza ve bayrağımıza karşı olumsuz tavırlarının yol açacağı kaosun umarım başka yerlere gitmemesidir…
İşte tam da burada adil yöneticilere ihtiyaç var…
Yoksa kendi menfaatleri için her çirkinliği olumlayanların bir kısmı, yarın ülkede hak, hukuk, adalet yok diye sokaklara döküleceklerini şimdiden görür gibiyim…
Umarım bu perde bir daha böyle kapanmak üzere açılmaz…
















