Çok tanıdık ve anılar devşirdiğim bir ağızdan zamanın bir yerinde şöyle bir cümle duymuştum:
“Benim sevgilim dağ gibi olmalıdır yanımda! Ama sen, dağ olamadın bana…”
Çok sonra anladım nedir: “dağ olmak sevdiğine…”. Sevdiğine dağ olmak, hiç yorulmamak, hiç ağlamamak, canının hiç yanmaması, uykusuz kalmaması gözlerinin veya kaçmaması tadının ağzının… bunlar değildi dağ olmak sevdiğine. Dağ olmak sevdiğine; mutluluğu ve mutsuzluğu, sağlığı ve hastalığı, rahatı ve rahatsızlığı, varlığı ve yokluğu, açlığı ve dahi tokluğu, sesi ve sessizliği… bölüşmektir. Dağ olmak sevdiğine şöyle durdu muydu yan yana adam akıllı titremektir. Dağ olmak sevdiğine, hastalandığında havlu koymaktır sırtına. Dağ olmak sevdiğine, ağlayabilmektir hani sevdiğinin gözleri önünde.
Burada dağ olmaktan kasıt ne Ararat kadar yüksek ne Cilo kadar soğuk ne de Nemrut kadar kızgın olmak demek değildir. Asıl sır dağı anlamaktadır. Her dağ dört mevsim geçirir coğrafi ikliminde ama aşk ikliminde bir fazla: Kavuşmak, uzak kalmak, ayrılmak, özlemek, ikinci kavuşmak…
Kavuşmak, kar yağmasıdır dağın zirve ve eteklerine. Yani ak düşmesidir sevenin yüreğine. Uzak kalmak sevilenin talebidir bu iklimde genellikle. Uzak kalınır ve dahi uzak kalındıkça, sevilen unutulacağına inanır. Tam da inandığı gibi olur sevilenin bir süre sonra ayrılıklar ağırlanır gönül coğrafyalarında. Ama bir şey olur tam o anda yani sevenin son zerresi de sevilen ikliminden gitmeye yüz tuttuğunda: yeniden bir cemre belirir sevilenin kırlarında. Ve sonrası ikinci kavuşmaktır: demli, sisli, hafif çakırkeyif bir taze satın alınmış bahar sevişmesi edasında. Hem seven hem sevilen azat edilir sahipsizlikten. Dağ olmak sevdiğine, sahip olmaktır bir yüreğe ve teslim etmek kendi yüreğini yerden bitme bir deve…



















