Hayatın içinde çoğu zaman fark etmeden oturduğumuz masalar vardır. Kimi zaman bir aile sofrasında, kimi zaman dost meclisinde, kimi zaman da bir ilişkinin içinde kendimize yer bulduğumuzu zannederiz. Oysa mesele sadece bir masada oturuyor olmak değildir; mesele, o masada gerçekten var olup olmadığımızdır.
Bazı masalar vardır ki siz daha oturmadan sizin için bir sandalye çekilmiştir. Yeriniz hazırdır, hatta yokluğunuz hissedilir. O masada bulunduğunuzda sadece fiziksel olarak değil, ruhen de oradasınızdır. Sözleriniz dinlenir, suskunluğunuz bile anlaşılır. Bir tabak uzatılırken aslında size verilen şey yalnızca yemek değil, değerdir. “Doydun mu?” diye soran sesin altında, “İyi misin?” sorusu gizlidir. İşte o masalar, insanın kendini ait hissettiği, varlığının anlam bulduğu yerlerdir. Orada olmak bir çaba değil, bir doğal akıştır.
Ama her masa böyle değildir.
Bazı masalar kalabalıktır; ses çoktur, gürültü boldur ama anlam eksiktir. Siz o masada yer açmaya çalışırsınız. Sandalyenin ucunda, düşmemeye çalışır gibi oturursunuz. Kimse size gerçekten “gel” dememiştir; belki ama siz yine de kalmayı seçmişsinizdir. Çünkü bazen insan, ait olma ihtiyacını gerçekliğin önüne koyar. Görmezden gelinmeyi, fark edilmemeyi, hatta yok sayılmayı bile bir süre tolere edebilir. Yeter ki “orada” olsun.
İşte tam da bu noktada insanın kendine sorması gereken o zor soru gelir:
Sürekli sandalye talep ettiğim bir masaya neden ait olduğumu düşünüyorum?
Çünkü bazen alışkanlık, aidiyet zannedilir.
Bazen yalnız kalma korkusu, değersiz hissetmeye razı eder insanı.
Bazen de insan, kendine biçtiği değeri başkalarının davranışlarına göre şekillendirir.
Oysa gerçek şu ki; bir masada yeriniz yoksa, ne kadar ısrar ederseniz edin o yer size ait olmaz. Orada oturuyor olmanız, kabul gördüğünüz anlamına gelmez. Ve en acısı, insan bazen en çok kendine bunu itiraf etmekten kaçınır.
Yanlış masada olduğunu fark etmek ise kolay değildir. Çünkü o fark ediş, beraberinde bir yüzleşmeyi getirir: harcanan zamanı, verilen emeği, gösterilen sabrı sorgulamayı… Ama aynı zamanda bir özgürleşmeyi de başlatır. İnsan, kendine ait olmayan yerlerden kalkmayı öğrendiğinde, aslında ilk kez kendine doğru bir adım atmış olur.
Kendi değerinizi sorgulatan hiçbir yerde uzun süre kalmamalısınız. Çünkü değer, başkalarının size ne verdiğiyle değil, sizin neyi kabul ettiğinizle ilgilidir. Eğreti bir misafir gibi birilerinin hayatına tutunmak, zamanla insanın kendi benliğini aşındırır. Çağrılmadığınız masalara oturmaya çalışmak, sadece sizi değil, özsaygınızı da yorar.
Bir sofrada size yer açılmıyorsa, o sofraya ait değilsinizdir. Bu bir eksiklik değil, bir yön bulma meselesidir. Çünkü doğru masalar vardır; sizin için yeri hazırlanmış, gelişinizin beklendiği, hatta geciktiğinizde eksikliğinizin hissedildiği masalar…
Ve belki de en önemlisi şudur:
Bazen tek başına oturulan bir masa, yanlış insanlarla paylaşılan kalabalık bir masadan çok daha huzurludur.
İnsan, kendine yakışan yeri bulduğunda anlar; değer görmek için çabalamak zorunda olmadığı yerler de var bu hayatta. Orada ne sandalye istersiniz ne de varlığınızı ispat etmeye çalışırsınız. Çünkü zaten varsınızdır. Ve bu, her şeyden daha kıymetlidir.


















