İnsan bazen acısını iyileştirmek istemez. İlk bakışta tuhaf gelir bu cümle. Çünkü aklımız, insanın her zaman huzuru aradığını, yüklerinden kurtulmak istediğini söyler. Oysa hayatın içinde bunun tam tersine rastlarız. Bazıları yaralarını sarar, bazıları ise onları kimliğinin bir parçası hâline getirir.
Israrcı bir direniş içindeydi. Sebepli ya da sebepsiz, kendini durmadan aynı girdabın içine sürüklüyordu. Karşısına çıkan her teselli cümlesini duyuyor, mantıklı açıklamaları dinliyor, uzmanların önerilerini biliyor, dostlarının iyi niyetli sözlerini işitiyordu. Fakat bütün bunlar kapının yanındaki görünmez bir anahtarlığa asılı kalıyordu. Eve dönerken yanında götürdüğü şey ise yine aynıydı: geçmiş, kırgınlık ve ağırlaşmış hatıralar.
Belki de asıl soru şuydu: Onu gerçekten acıtan neydi? Kaybettikleri mi? Geride kalan anılar mı? Yoksa çoktan bitmiş olması gereken duyguların hâlâ içinde yaşamaya devam etmesi mi? Sevgi, öfke, özlem, pişmanlık…
İnsan bazen bir kişiyi değil, onunla birlikte kurduğu hayalleri kaybeder. Acı veren şey çoğu zaman yaşanan olay değil, o olayın zihnimizde bıraktığı eksiklik hissidir. Bu yüzden bazı ayrılıklar bir vedadan çok daha uzun sürer. Giden gider ama onun bıraktığı ihtimaller yıllarca içeride yaşamaya devam eder.
Belki de bu yüzden uykuya sığınıyordu. Çünkü uyku, insanın dünyadan değil, kendinden kısa süreliğine uzaklaşabildiği tek yerdi. Gözlerini kapattığında sesler azalıyor, sorular susuyor, anılar bulanıklaşıyordu. Fakat sabah olduğunda hiçbir şey değişmiyordu. İnsan, kaçtığı yere kendisini de götürdüğü için hiçbir kaçış tam anlamıyla kurtuluş olmuyordu.
Ortada bir gidiş vardı sonuçta. Bir ölüm… Bir terk ediş ya da terk ediliş… Adı ne olursa olsun, bir ayrılıktı.
Ve ayrılıkların en zor yanı, yaşanan şeyin bitmesi değil; bitmiş bir şeyi zihinde yaşatmaya devam etmektir. Çünkü bazı insanlar olanı değil, olması gerekeni kaybeder. Kabullenmekte zorlanmalarının sebebi de budur. Kabullenmek onlar için yalnızca gerçeği görmek değil, aynı zamanda umut ettiklerinden vazgeçmektir.
Hayatın bu noktasında herkesin hikâyesi iki farklı sona açılır.
Birinci sonda insan bir sabah uyanır ve acının tamamen geçmediğini ama artık hayatını yönetmediğini fark eder. Yaralar iz bırakmıştır fakat yön tayin etmez. Anılar vardır ama zincir değildir. Kayıp yaşanmıştır ama hayat hâlâ devam etmektedir. İşte o gün insan yeniden kendi hikâyesinin kahramanı olur. Geçmişin gölgesinde yaşamayı bırakır ve yüzünü geleceğe çevirir.
İkinci sonda ise kapının yanındaki o görünmez anahtarlık hep yerinde kalır. Her gün yeni teselliler asılır üzerine. Her gün biraz daha büyütülür acı. Zaman geçer ama insan ilerlemez. Çünkü bazen yaralar iyileşmediği için değil, sürekli hatırlatıldığı için açık kalır. Acı artık bir duygu olmaktan çıkar, bir yaşam biçimine dönüşür.
Sonunda insanı yıkan şey yaşadığı kayıp değil, o kaybı bırakmayı reddetmesidir.
Belki de hayatın en sessiz gerçeği budur:
Acı, kapıyı çalıp gelen bir misafirdir. Ne kadar ağır olursa olsun bir gün gitmeye niyetlidir. Fakat bazı insanlar onu uğurlamak yerine içeri buyur eder, başköşeye oturtur ve yıllarca aynı evde yaşamayı seçer.
Sonra da neden hâlâ canlarının yandığını merak ederler.
















