Marcus Aurelius, Kendime Düşünceler adlı eserinde şöyle der:
“Kendi zihnine saygı duymayı seçen ve kendini onun mükemmelliğine adayan insan, yakınmaz. Ne yalnızlığa ne de kalabalıklara ihtiyaç duyar. En önemlisi de hiçbir şeyi aramadan, ama hiçbir şeyden de kaçmadan yaşayacaktır. Canının teninde uzun bir süre mi yoksa kısa bir süre mi kalacağı onu ilgilendirmez. Eğer şu anda yeryüzünden ayrılması gerekse bile, ağırbaşlılık ve düzen içinde yerine getirilmesi gereken herhangi bir işe nasıl hazırsa, buna da öyle hazırdır.”
Bu sözler, insanın zihinsel olgunluğa erişmesiyle birlikte hayatı olduğu gibi kabul etmesini, yakınmadan, arayışa saplanmadan ve kaçışa yönelmeden yaşamayı öğütlüyor.
Sevgili okuyucu, yazılarımı öncelikle kendim için yazıyorum. Düşüncelerimi yazıya döktüğümde, daha etkili hale geliyorlar. Bazen içimde hissettiğim kusurlara, bazen de toplumda gördüğüm eksikliklere değiniyorum. Bu süreçte, geçmişin büyük filozoflarından faydalanıyorum. Girişte yer verdiğim alıntı da eski Roma İmparatoru Marcus Aurelius’un Kendime Düşünceler adlı kitabından.
Marcus’un “Kendi zihnine saygı duymayı seçen insan yakınmaz.” sözü üzerine düşündüğümde, bu tanıma uymadığımı fark ediyorum. Hoşuma gitmeyen şeylerle karşılaştığımda yakınıyorum. Peki, yakınmak gerçekten kötü bir şey mi? Bir yönüyle insanın içini boşaltmasına yardımcı olabilir. Ancak sürekli bir şikâyet hâli, çözüm üretmeden mevcut durumu kabullenmek anlamına da gelir. Çoğunluk yakınıyorsa, bu yakınmanın haklı olduğu anlamına mı gelir?
Yakınmanın bir tür alışkanlık, hatta hastalık olduğunun farkındayım. Ama bu hastalığın tedavisi nedir? Yakınmak, bir durumdan rahatsızlık duymak ve şikâyet etmektir. Ancak sadece yakınmak bir şeyi değiştirmez. En fazla kısa vadeli bir rahatlama sağlar. Oysa yakınmanın ötesine geçip, şikâyet ettiğimiz konuların nasıl çözülebileceğini düşünseydik, daha yapıcı bir adım atmış olurduk.
Bunun somut bir örneğini geçtiğimiz günlerde yaşadım. İzinden döndüğümde, yabancısı olduğum Adana trafiğine girdim. Navigasyonu kullanmama rağmen bir türlü şehirden çıkamadım ve bu durum beni oldukça gerginleştirdi. Sonunda, Adana Büyükşehir Belediyesi’ne ulaşamayınca, CİMER’e yazmaya karar verdim. Kısa sürede şu yanıtı aldım:
“Söz konusu talebiniz tarafımıza ulaşmış olup, otoban tarafındaki alt geçit yapımı devam etmekte olup gerekli levha ve yönlendirici işaretler konulmuştur.”
Bu olay bana, eğer yakınmayı yapıcı bir eyleme dönüştürebilirsek, sorunların çözümüne katkıda bulunabileceğimizi gösterdi.
Kendimize ve zihnimize saygı duymak için bazı alışkanlıklar edinebiliriz:
- Günlük Tutmak: Düşüncelerimizi, duygularımızı ve deneyimlerimizi yazıya dökmek, kendimizi daha iyi tanımamıza yardımcı olur.
- Farkındalık Egzersizleri: Günlük hayatta farkındalığımızı artırmak için bilinçli anlar oluşturabiliriz. Örneğin, yemek yerken yemeğin tadına varmak veya yürüyüş yaparken doğaya odaklanmak gibi.
- Güçlü ve Zayıf Yanlarımızı Kabul Etmek: Kimsenin mükemmel olmadığını unutmamak ve kendimizi olduğumuz gibi kabul etmek, kendimize duyduğumuz saygıyı artırır.
- Sınırlarımızı Belirlemek: Kendimize neyin iyi gelip neyin gelmediğini bilerek, iç huzurumuzu koruyabiliriz.
Marcus Aurelius’un bir başka sözü ise hayatın geçiciliğiyle ilgili önemli bir noktaya işaret eder:
“Kendi zihnine saygı duymayı seçen kişi, canının teninde uzun bir süre mi yoksa kısa bir süre mi kalacağını umursamaz. Eğer şu anda yeryüzünden ayrılması gerekse bile, ağırbaşlılık ve düzen içinde yerine getirilmesi gereken herhangi bir işe nasıl hazırsa, buna da öyle hazırdır.”
Burada geçen “Kendi zihnine saygı duymayı seçen kişi” ifadesi dikkatimi çekiyor. Çoğu insanın bu tanıma uymadığını düşünüyorum. O hâlde, bu insanlar “kendine saygı duymayan” kişiler midir? Bu bana mantıklı gelmiyor. Belki de çeviride kullanılan kelime tam anlamını karşılamıyordur. “Kendine saygı duymak” yerine “kendinin bilincinde olan kişi” ifadesi daha uygun olabilir mi?
Burada asıl mesele, hayatın geçiciliği karşısında nasıl bir tutum sergilediğimizdir. Çoğumuz, ölüm gerçeğiyle yüzleşmekten kaçınırız. Ancak hayatın ve kendisinin bilincinde olan bir insan, bu konuda daha farklı bir bakış açısına sahip olabilir. Önemli olan, ne kadar yaşadığımız değil, bu zamanı nasıl değerlendirdiğimizdir.
Yakınmak yerine çözüm odaklı olmak, hem kendimize hem de çevremize daha iyi bir yaşam sunar. Eğer zihnimize gerçekten saygı duyuyorsak, bu saygıyı pasif bir kabulden ziyade, onu geliştirmek ve daha bilinçli bir şekilde yaşam sürmek için kullanmalıyız.
Yakınmak, geçici bir rahatlama sağlasa da bizi ileriye götürmez. Eğer hayatımızı daha anlamlı kılmak istiyorsak, Marcus Aurelius’un dediği gibi, kendi zihnimize saygı duymayı seçmeliyiz. Ancak bu, sadece düşüncelerimizi düzene koymakla değil, eyleme geçmekle mümkündür. Bugün kendimize şu soruyu sormakla başlamaya ne dersiniz?
Yakındığım şeyleri değiştirmek için ne yapabilirim?
















