İnsanın basitçe ifade etmek gerekirse psikolojik açıdan iki temel ihtiyacı vardır. Biri birey olma, diğeri ait olma ihtiyacı olarak adlandırılabilir. Ait olma ihtiyacından yola çıkarak, yaşadığımız toplumdaki sınıflandırmaları, kamplaşma, kutuplaşma ya da gerilime neden olma potansiyelleri açısından değerlendireceğim.
Bireyin başlıca yalnızlık kaygısını gidermek amacıyla kendine benzer ya da yakın gördüğü insanlarla grup oluşturması yaygın ve doğal bir davranıştır. Bu grubun değerlerini benimseyerek yapay bir özgüven kazanır, hatta kendini daha güçlü ve iyi hisseder. Bir gruba ait olmanın kişiye sağlayacağı en büyük kazanç, kendini değerli hissetmesidir. Bu yüzden insan bir gruba girmek ister. Özellikle kitle psikolojisinden kişilik yapısı özgüvensiz, silik ya da çekingen tiplerin grup içine girince ne kadar değiştiklerini, hatta saldırganlaşabildiklerini kitlesel gösterilerden ve maçlardan biliyoruz. Sosyolojik açıdan ülkemizde köyden büyük kentlere göç sonucunda oluşan gecekondu olgusunun da katkısıyla hemşerilik bağları yaygın bir gruplaşma türüdür. Gruplaşmanın ülkemizde inanç, etnik köken, mezhep, sosyoekonomik durum, kültür ve aklınıza gelebilecek her alanda olduğunu gözlemleyebilirsiniz. Hatta dinlediğiniz müzik türüne göre bile sınıflandırılacak kadar durum aşırıya varır. Bu grupları mahalle ya da takımlara benzetecek olursam, sizin illa birine mensup olmanız, katılmanız dayatılır. Ya da hayatta kalmak için herhangi birine ait olmak zorunda kalırsınız. Vahşi kapitalizmin aşırı rekabetçi piyasa koşullarında bazen, hiç istemeseniz bile iş bulabilmek için kendinizi gücü elinde tutan kampa ya da takıma girmek için çaba gösterirken bulursunuz.
Gençlik döneminizden itibaren, özellikle üniversitede, sizin önünüze bir takım seçenekler konur. Seçeceğiniz takım ya da mahallede, doğduğunuz yerin, yetiştiğiniz aile ortamının, aldığınız eğitimin, inancınızın elbette belirleyici özelliği vardır. Zaten çocukluktan başlayarak kulaktan dolma edindiğiniz ezbere bilgilerle büyütüldüğünüz için tercihleriniz sınırlı olacaktır. Ancak genç zihinler yönlendirmeye açıktır ve kendilerini önemli, değerli ya da ayrıcalıklı hissedecekleri bir kamp ya da takımda yer almak isteyecekleri için kolaylıkla grup değiştirebilirler. Kişi ait olduğu bu gruplar üzerinden edindiği kimliklerin cazibesine kapılır. Özellikle dönemin bazı popüler akımları gence sahte bir özgüven kazandırarak etrafta kasılarak dolaşmasını sağlayabilir. Toplum bireye seçenekler sunar. Öncelikle iki karşıt kutuptan birine ait olmanız gerektiği size hissettirilir; bu kutuplardan biri gelenekçiliği, diğeri ilericiliği temsil eder gibi pazarlanır. Bu iki kutuplu sistemin kendi içinde alt kampları vardır; bunları sayarak ayrıntılara girmeyeceğim. İnancınızı doğuştan edinirsiniz. Ancak daha sonra karşınıza farklı manevi çevreler ve topluluklar da çıkar. Aynı zamanda seküler ya da dindar olmak arasında bir tercihe zorlanırsınız. İki mahalleden birine ait olmak zorundasınızdır. Tarihe mal olmuş bir devlet adamının tek bir çerçeveye sığdırılamayacağını söylerken aynı zamanda gelenekten gelen değerleri de savunursanız, size şaşkınlıkla bakarlar. Tüm sınıflandırmalar, kamplaştırmalar ya da insanlara yapılan mahalle veya takım tutma düzeyinde yapılan ayrımlar, ya siyah ya da beyaz düşüncesi gibi iki kutuplu Aristo mantığına dayanmaktadır.
Birey, sosyoekonomik açıdan da doğal olarak sınıflandırılır. Örneğin, üniversiteyi doğduğunuz büyük şehirde okuduysanız, Anadolu’nun çeşitli şehirlerinden gelen arkadaşlarınızca bile burjuva olarak damgalanırsınız. Hâlbuki sorduğunuzda burjuvanın ne demek olduğunu bilmezler ya da Türkiye’de gerçek anlamda bir burjuva sınıfı olmadığını onlara öğretilmemiştir. Başta askerde olmak üzere, hayatın birçok alanında “Memleketin neresi?” sorusuyla karşılaşırsınız; buna verdiğiniz “Türküm” cevabı üzerine soruyu soranın dona kaldığını görürsünüz. Bu sorunun yaygın olmasının nedeni, ülkemizde hemşerilik üzerinden aidiyet bağının kurulmasıdır.
İş yaşamında, ait olduğunuz takımın büyük bir önemi vardır. Dönemin konjonktürüne uygun olarak belli bir siyasi kutba yakın durmanız, belirli bir düşünce akımını benimsemeniz, dindar ya da seküler bir çevreden gelmeniz, bir dini topluluğa mensup olmanız, hatta hakkında çokça spekülasyon yapılan gizemli bir derneğin üyesi olmanız, iş bulma ihtimalinizi artırır ya da azaltır. Bu yüzden bazı kişiler zaman ve zemine uyarak bağlı oldukları takımdan ya da mahalleden vazgeçerek patronun takımını tutar. Türkiye’de geçmişten bugüne kadar iktidarlar değiştikçe, devlet kurumlarında ya da özel sektörde bazen aynı çalışanların alışılmış inanç ve düşünce kalıplarını değiştirip 180 derece dönerek farklı davranış biçimlerini benimsemelerinin temel sebebi, güçlüden yana tavır alarak işlerini koruma arzusudur.
Birey bu mahallelerin, takımların lideri olan kişilerin gerçek yüzlerini bilmez, bazen onlara tapınır derecesinde bağlılık gösterir. Manevi bir önder, bir topluluk lideri, tarihi kişilikler onun için birer idoldür. Size sorgulama fırsatı bile vermez; böyle bir kişi en yakın arkadaşınız bile olsa, eleştirdiğiniz ya da gerçekleri dile getirdiğiniz takdirde size düşman olur. Değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu, değişime direnenlerin mevcut konjonktüre uyumsuzluk gösterdikleri için sistem tarafından tasfiye edileceklerini bilmezler bile. Böyle kişiler bir süre sonra takım taraftarı gibi fanatik olurlar; dünyada tüm ülkelerde toplumun çoğunluğunu, moral çoğunluğu temsil eden böyle insanlar oluşturur, azınlıkta kalanlara ise sosyolojik açıdan kognitif azınlık denilir. Kognitif azınlık yüzde 2-3’ü geçmez. Bizim ülkemizde de durum aşağı yukarı böyledir. Onun için toplumun çoğunluğunu oluşturan insanlar için ait olma, takım tutmaktan farksızdır. Bu anlayışa göre bir kampa mensupsanız karşı kampın değerlerini benimseyemezsiniz: gelenekçiyseniz toplumsal adaleti aynı anda savunamaz, farklı bir manevi çevreden geliyorsanız karşıt bir dünya görüşünü taşıyamazsınız. Hele bizim ülkemizde bazı farklı dokusu ve yapısı olan kentlerde yaşıyorsanız, devletin menfaatlerine sahip çıkamazsınız. İlla bir takım tutmanızı size dayatırlar. Yaşadığınız şehre hâkim olan düşünce, inanç ya da kültürün dışında görüşleri savunuyorsanız, size sosyal tecrit uygularlar. Bunda insanların farklılığa tahammülü olmaması ve ötekileştirme kolaycılığına kaçmaları büyük rol oynar. Bağımsız ve takımlar üstü davranmanız hoşgörüyle karşılanmaz; size karşı çoğunluk şüpheyle bakmaya ve öküz altında buzağı aramaya başlar. Dönek ya da satılmış gibi hakaretlere maruz kalırsınız. İnsanlar genel olarak sistem yüzünden o kadar katılaşır ki, tekâmül eden bir bireyin hakikat perdesini aralayabileceğini anlayamayacak kadar körleşirler. Hiçbir takıma girmeyip gruplar üstü olacağım diye diretirseniz, o zaman “köyüne geri dön” tepkisiyle bile karşılaşabilirsiniz. Ülkemizdeki kutuplaşmada, kökü tarihe dayanan bu kamplaşmanın, gettolaşmanın ya da kendi tabirimle takım tutmanın büyük payı vardır. Grup üyeleri ne yazık ki uygulanan bilinçli ve sistematik hipnoz yüzünden bazı grup liderlerinin maskelerinin ardındaki karanlık yüzleri bilmez. Bu yüzden kamplar ve mahalleler arasında yönlendirilmiş kutuplaşma ve çatışma devam eder. Hiç kimse acaba biz kasıtlı olarak provoke mi ediliyoruz diye sormaz. Sen-ben ayrımı giderek artar. Bir milleti bir arada tutacak ve toplumun dayanışmasını sağlayacak en önemli unsur olan biz duygusu giderek zayıflar.
Grupsuz olmanın insanın başına neler getirebileceğini, sistemin nasıl cezalandıracağını anlatan, kurgusu basit de olsa 2014 yapımı Uyumsuz (Divergent) filmini de ayrıca tavsiye ederim. Herhangi bir gruba ait olmak, o grubun değerlerine ve ilkelerine körü körüne bağlanmayı gerektirmez. Ara sıra “Böl, Parçala ve Yönet” ilkesini düşünelim; toplumsal ve kültürel alandaki çok sayıda kamp ve grubun birliğe mi yoksa kutuplaşmaya mı hizmet edeceği konusunda beyin fırtınası yapalım. Hiçbir grubun menfaati, toplumun ya da ülkenin menfaatinin üzerinde değildir. Bir de şuna karar vermek lazım: Nasıl bir toplum modeli içinde yaşamak istiyoruz? Kabilelerden oluşmuş ve her kabile üyesinin kendi kabilesinin kuralları ve hukukuna göre yaşadığı, diğer kabilelere mensup kişileri yok saydığı, ülkenin hukuk ve düzeninin tanınmadığı bir sistemde mi; yoksa herkesin kendi kabilesinin ilke ve kurallarını koruyarak, farklı kabilelerin geleneklerine saygı duyarak ve onları anlamaya çalışarak birlik içinde uyumlu bir yaşam sürdüğü bir düzende mi? Herhalde bu soruya verilecek en iyi cevap, bir Hak Âşığı olan Pir Sultan Abdal’ın “Gelin Canlar Bir Olalım” sözüdür.
















