Süregelen boşluklar ve debelendiğimiz noktalar vardır her zaman hayatta. Bir çatı, bir baca, bir de kapısını düşününce evim gibi dediğimiz insanlar vardır. Evimiz sonsuza kadar ruhumuzda bir buket olarak var olsa da somut karmaşasına geldiğimizde içimizde bir kara bulut dolaşmaya başlar. Sahiden ne kadar gerçek, ne kadar acıtan duygular bunlar? Her duygunun en başında yeri yurdu bellidir. Zamanla dağılır ve saçılır, kendine yeni meskenler arar. Kendini belki hiçbir zaman bulamaz bir daha; çünkü bir kere kaybolmayı göze aldın mı arkana baksan da orası ne bıraktığın gibi kalır ne de sen aynı kişisindir. Bazen tatlı bir gün doğumu, bazen tatlı bir günbatımı, bazen karanlık bir gece; oysa ne çok eşlik etmiş her zerrede. Mekânlar birbirine küsmüş olur adeta; çünkü bilirler, hiçbiri değildir ev sahibi. Bilir mi sinmeyi içine onca yük, bir durağanlık eşlik eder kim ise derdi büyük. Kaybolmayı göze alır mı insan? Yoksa bu satırları içine çekmek için miydi onca şey? Bir kere daha olsa bin kere daha yazarım. Ellerin dert görmesin derler ya hani, kalemimiz dert görür bizim, gösterir de derdini, en çok da sevgisini.
Bir kere kayboldu mu zaman, insan, mekân; bir daha bulunur mu eskisinden de haklı yarınlar? Aç kapıyı, ben geldim diyecek bulunur mu? Bu yüzden zamanın kaybolmasını düşündüğümde; doğru zamanlama yapmak hayatta çok önemlidir. Her şey domino taşı gibidir. Eğer doğru zamanlama yanlış mekânda olursa da insan dert görür. Hepsinin birbirine geçkin parçalar olduğunu ve bu şekilde hayatın geç kalmışlık, erken gelerek zamanlamayı tutturmamak olduğunu fark ederiz. Bazen zaman geçer ve geriye baktığında o parçaların birer kırılmış cam parçalarına dönüştüğünü görürüz. Çünkü duygular artık onu keskin ve yanına yaklaşılmayacak bir hâle getirmiştir. Evet, kaybolmayı sana armağan ediyorum. Kararımdan dönemiyorum; çünkü mekân zamana sesleniyor ve bana beni sorgulatıyor. Üzüldüğünden beri ve üzüldüğümden beri “biz” olduğumuz gün ortak hissedilenlerdir. Vazgeçtim, kalemim dert görmedi, sayfalardan göz yaşlarım birer birer sözcükleri bir sonraki satıra taşıdı. Ve öylece “evim” dediğim boş bir sayfada günleri devirdi. Asıl dert gördü dediysem sayfalarım gördü. Her sayfa madem boştu, neden yeni bir şiir için kullanılmadı veya yeni bir yazı yazılmadı? İşte biz buna tam olarak yerine koyamamak ve unutamamak diyoruz. Kalem belki bir gün tekrar yazar ama o sayfa bir daha dolmaz.
Hissedilende kaybolmayı, zaman dolduğunda ev de sahip olmayı bıraktığında; işte o zaman “evim” dediğin çatının altında yıkılmış hissediyor insan. Son satırlar biliyorum ve ben tekrar kaybolmayı sana armağan ediyorum. En güzel hediye bir insanı ne olursa olsun önemsemek, bazen de ruhunun taşıdığı her şeyi omuzlamaktır. Böylesine olur bazen, öylesine değil. Bu yüzden hayatın her anını anlamlı kılalım ve bu anlamı hayatımız boyunca unutmayalım.


















