Çok küçük yaşlarda okuduğum bir kitapta beni uzun süre düşündüren bir hikâyeyle karşılaşmıştım. İki ayrı gül bahçesinden söz ediliyordu. Birinde güllere sevgi dolu sözler söyleniyor, diğerinde ise kötü sözler söyleniyordu. Günler günleri, aylar ayları kovalıyor; güzel sözler duyan güller seradan taşacak kadar büyürken, kötü sözlere maruz kalan güller zamanla hastalanıyor, yapraklarını döküyor, kimileri kuruyordu. O zamanlar bunun bilimsel gerçekliğini sorgulayacak yaşta değildim.
Ama hikâye zihnime bir soru bırakmıştı: İnsan da duyduklarından, yaşadıklarından, hissettiklerinden bu kadar etkileniyor olabilir miydi? Belki de bugün hâlâ beden-zihin ilişkisine bu kadar merak duymamın nedeni o küçük hikâyedir. O günden sonra frekanslar, bilinçaltı, bilinçdışı ve insanın yaşadıklarıyla bedeni arasındaki ilişki üzerine çok düşündüm.
Özellikle kronikleşen ağrılar, yıllarca süren bedensel şikâyetler ve bazen teşhisi bile kolay konulamayan rahatsızlıklarla mücadele eden insanları gördükçe aynı soru zihnimde dönüp durdu: Beden gerçekten yalnızca bedenden mi ibaret?
Bilim bugün stresin sinir sistemi, hormonlar ve bağışıklık sistemiyle ilişkisini çok daha yakından inceliyor. Psikonöroimmünoloji gibi alanlar, zihinsel süreçlerle bedensel sistemlerin birbirinden tamamen bağımsız olmadığını ortaya koyan araştırmalar yapıyor. Çocuklukta yaşanan yoğun stres ve olumsuz deneyimlerin de yetişkinlikteki fiziksel ve psikolojik sağlıkla ilişkisini gösteren çok sayıda çalışma bulunuyor. Yani belki de yıllardır söylediğimiz o basit cümlenin altında düşündüğümüzden çok daha büyük bir gerçek var: “İnsan yaşadıklarından etkilenir.”
Ben bu gerçeği önce kitaplarda değil, kendi hayatımda anlamaya başladım. Bilinçdışımı tanımaya başladığımda, karşıma yalnızca geçmişim çıkmadı. Kendimle yüzleştim. Öfkelerimle, korkularımla, sınırlarımla, ilişkilerimle ve yıllardır taşıdığım bazı yüklerle… Hayatım boyunca “bunu değiştiremem” dediğim pek çok şeyin aslında değişebilir olduğunu gördüm.
Ve en çarpıcı deneyimlerimden birini kendi bedenimde yaşadım. Yıllarca genetik olduğundan emin olduğum kronik böbrek taşı ve kum problemim vardı. Bununla yaşadım, diyetler yaptım, ağrılar çektim. Sonra hayatımda çok yoğun bir yüzleşme dönemi başladı. Kendimle, öfkemle, ilişkilerimle ve beni yıllardır içeride tutan şeylerle… Bir şeyleri bırakmaya başladığım dönemde bedenimde de dikkat çekici bir değişim fark ettim. Böbreğim taş ve kum üretmeyi bıraktı.
Bugün bunu “hastalığımın sebebi buydu” diye anlatmıyorum. Benim için mesele zaten hiçbir zaman tek bir hastalığın tek bir sebebe indirgenmesi olmadı. Mesele şuydu: Bedenimle hayatım arasındaki bağlantıyı ilk kez bu kadar güçlü hissettim. Sanki yıllardır bedenimde taşıdığım bir şey, sonunda bana: “Beni duy.” diyordu.
Belki de hayatımız boyunca bedenimizin verdiği bazı sinyalleri susturmaya çalışıyoruz. Ağrıyı susturuyoruz. Yorgunluğu erteliyoruz. Uykusuzluğu normalleştiriyoruz. İçimizde büyüyen öfkeyi “geçer” diyerek erteliyoruz. Gitmemiz gereken yerlerden kalıyor, söylememiz gerekenleri susuyor, istemediğimiz hayatların içinde kendimizi yıllarca tutabiliyoruz. Sonra beden bir gün daha yüksek sesle konuşmaya başlıyor.
İşte benim için bilinçdışıyla tanışmak, tam olarak burada başladı. Kendime “Bende ne var?” diye sormaktan önce, “Ben ne taşıyorum?” diye sormaya başladım. Ve belki de en büyük farkındalığım şuydu: Bazen hayatımızı değiştirmek için önce bedenimizi değiştirmeye değil, hayatımızı değiştirmeye bakmamız gerekiyor.
Çünkü insan yalnızca zihninden ibaret değil. Yalnızca bedeninden de… Biz; yaşadıklarımız, inandıklarımız, korkularımız, ilişkilerimiz, seçimlerimiz ve bütün bunların bedenimizde bıraktığı izlerle bir bütünüz. Belki beden bize kelimelerle bir hikâye anlatmıyor. Ama bazen hayatımızın hikâyesine sessizce eşlik ediyor. Ve belki kendimizi tanımanın en büyük adımlarından biri, yıllardır susturduğumuz o sessiz sesi ilk kez gerçekten dinlemek.
Çünkü bazen iyileşme arayışı, hastalığın adını bulmakla değil; kendimize sormaya cesaret ettiğimiz soruyla başlar. “Bedenim bana ne söylüyor?” Belki de asıl mesele, cevabı hemen bulmak değil. O sesi artık duymaya başlamaktır.
Kaynakça
- Segerstrom, S. C. & Miller, G. E. (2004). Psychological Stress and the Human Immune System: A Meta-Analytic Study of 30 Years of Inquiry. Psychological Bulletin, 130(4), 601–630.
- Felitti, V. J. ve ark. (1998). Relationship of Childhood Abuse and Household Dysfunction to Many of the Leading Causes of Death in Adults: The ACE Study. American Journal of Preventive Medicine, 14(4), 245–258.
- Centers for Disease Control and Prevention (CDC). About Adverse Childhood Experiences (ACEs).

















