Edebiyat

İnceldiği Yerden Kopmak

0

Her hikâyenin sonu genelde şöyle biter: Ya delirirsin ya delirirsin. Hep inceldiğim yerden koparım zannediyordum. Dönüp baktığımda alışmışım. Ben inceldim, incildim zannederken yaralarım zamanla kabuk bağlamış. Hani çocukken koşup düşerdik ya o misal. Kabuk tutardı diz kapaklarımız. Sonra deli gibi bir kaşıma isteği gelirdi. Dokunmaya kıyamazdık. Parmağımızla yaranın üstünde gezdirirdik elimizi. Çok sert gelirdi kabuk bize. Ardından o kaşıma isteğiyle iki üç darbede düşürürdük kabuğu yine acırdı dizimiz.

Tam da böyle olan yıllar geçti ama kabuk ve kaşıma isteği hala geçmedi. Belki koşarken düşmüyoruz artık ama sırtımızıda kimseye yaslayamıyoruz. Artık dizimiz değil sırtımız kanıyor. İyileştik derken yine kaşıyoruz yaramızı sert gelen o kabul düşünüyor. Oluk oluk kan akıyor. Ağlasan ne fayda susmak zaten en büyük çığlık. Sözün özü yaralar aynı duruyor. Bir kere düşmeye gör hep oluk oluk kanıyor. İncelmiyor, kopmuyor hep üstünde duruyor. Öldürmüyor ama bayağı bayağı süründürüyor. Yaralar hiç kapanmıyor. Başkasının açtığını yine başkası kanatıyor. Biz mi? Biz zannediyoruz ki bu sefer tamam… Ne büyük yanılgı. Yaran başkasının kabuğunu düşürmesi için yine orada duruyor. Duruyor… Usulca bekliyor. Ne gelen gideni ne de giden geleni aratmıyor. Hepsi birbirinin devamı hepsi birbirinin aynısı…

Ben yaralarımı sokakta bulmadım efendim. Dizimi kanatsın diye sokaklarda kaybetmedim yaralarımı. Aksine onlar beni buldu. Ben kaçmak için açacak kapı bile bulamadım. Üzerime kilitlenmişti tüm kapılar. Bahane miydi efendim? Tüm bunlara ben sebep olmamış mıydım? Ne yani ben elmayı yeşil seviyorum diye mi bu renkteydi yahut sırf ben istiyorum diye mi yağmur yağıyordu? Ben istemedim ben efendim. Dizlerimin kanamasını istemedim. Yüreğime ağır gelen yükleri taşımayı istemedim. Kaçmayı da başaramadım. Başaramadık… Öylece yenik düştük düzene. Bu hikâyenin sonunda kaybedenler olduk. Tutunamadık. Durdu ve düşündü. Ezberci insanlara mahsus edayla konuştuğunu fark etti. Bizler zaten hiçbir şeyi beğenmeyiz efendim. Maymun iştahlı insanlarız. Sağa sola saldıran aç köpek gibi sömürürüz duyguları. Ne yani, duygular sömürülmek için yoklar mıydı? Ne diyorsunuz siz. Varlar mıydı onu söyleyin. Vardı. Bazı kesimler için kaybetmek lügatlarında yoktu. Kaybeden olmadı onlar duygulara hitap edebildiler. Dizlerinin yara bere olmasına fırsat vermediler. Oh ne de güzel fırsat vermemek bu. Sen olsaydın Dünyadaki tüm dizleri feda ederdin. Sen kaybetmeye meyillisin. Ne yani kaybeden tüm insanlar saf mıydı? Saf değildi ahmakçaydı. Hayır hayır bu da değildi sadece anlaşılmak istenmişlerdi. Tamam belki ben yeterince anlatamadım ama aynı dilde konuşup bu kadar anlayamamak için çok çaba gerekir. Ruhlar birbirinden böylesine farklı olduğu sürece dudakların aynı şekilde bükülmesi bir anlam ifade etmez. İnsanın anlaşılmamak kadar canını acıtan, çok az duygu var.Anlaşılamamak ilkten çok üzen, can yakan bir duygu değil.Belki de anlaşılamamayı, bu kadar vurucu yapan şey de bu. Bir iki üç derken kendini anlatmak, söylediğin şeylerin üzerinden defalarca geçmek o kadar yoruyor ki insanı.

Umuyoruz bu dünyada anlaşılacağınız anlar olur efendim. İnsan anlaşılınca kendini bulurdu çünkü. Fakat günlerdir, sayfalarca yazıyorum doğru duyguyu bulabilmek için. Aradığım duygu muydu? Yoksa bir kişi mi? Aradığım şeyin ne olduğunu bilmeden arıyorum belki de aradığım ikisi de değildir asıl aradığım kendimdir… O kadar dışarı kaptırıp bir o kadar da içime saklanmışsam ben kendimi nasıl bulabilirdim? Başka bir sorun da kendimi bulmak istiyor muydum? Peki sen beni bulabilir miydin?  Sanırım bu soru biraz yanlış sen neyi aradığını biliyor musun? Sen, sen misin? Asıl sen kimsin ki…

Hacer Polat

Çocuk İhmali ve İstismarı

Önceki makale

Selektif Mutizm (Seçici Dilsizlik) Nedir?

Sonraki makale

Yazarın Diğer Yazıları

Yorum

Yorum yapın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha Fazla Edebiyat