İnsan bazen içinde yangın taşıyan bir ev gibidir. Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerindedir; pencereler sağlam, duvarlar ayaktadır. Ama içeride, kimsenin görmediği bir odada sessizce bir şeyler yanıyordur. İşte bu yüzden bazı insanlar durmadan yer değiştirir. Şehirler değişir, sokaklar değişir, hayatlar değişir… Çünkü insan bazen gittiği yeri değil, içindeki dumanı değiştirmeye çalışır.
Bir trene binen herkes yolcu değildir aslında. Kimi insanlar geçmişinden kaçmak için cam kenarına oturur. Kimi yeni bir evin anahtarını alırken eski acılarının kapısını kilitlediğini sanır. Oysa insanın içindeki kırgınlıklar, eski bir duvar rutubeti gibidir; üzerini ne kadar boyarsan boya, bir gün yeniden ortaya çıkar.
Çünkü insan, kalbini cebinde taşıyan bir varlık gibi yaşar; nereye giderse gitsin, içindekileri de yanında götürür.
Bazı insanlar kalabalıkları bu yüzden sever. Gürültü, insanın içindeki sessizliği bastıran bir perde gibidir. Kahkahalar bazen bir yaranın üzerine örtülen ince bir battaniyedir sadece. İnsan sürekli konuşur, sürekli oyalanır, sürekli bir şeylerle meşgul olur. Çünkü durursa, içindeki eski seslerin yeniden konuşmaya başlayacağını bilir.
Ve insan en çok kendi içindeki o sessiz odadan korkar.
Çünkü insanın iç sesi, pas tutmayan bir ayna gibidir. Kimsenin görmediğini gösterir. Başkalarına anlatılan hikâyeleri değil, geceleri insanın içine çöken gerçekleri bilir. Ne zaman kırıldığını, hangi cümlede sustuğunu, hangi vedada içinden bir parçanın koptuğunu unutmadan saklar.
Bu yüzden insan bazen kendine yabancı bir kiracı gibi yaşar. Kendi kalbinin içinde dolaşır ama hiçbir odaya tam olarak girmez.
Ama hayat, unutmayı bilmeyen eski bir kapıcı gibidir. İnsan ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, bir gün gelir ve içindeki kapıyı usulca çalar. Bazen bir gece yarısında olur bu. Bazen herkesin içinde ansızın büyüyen bir sessizlikte. Bazen de aynada kendi gözlerine birkaç saniye fazla baktığında… İnsan işte o an anlar; kaçtığı yer dünya değil, kendi kalbidir.
İnsan işte o an kendisiyle karşılaşır.
Ve anlar ki yıllardır taşıdığı yükün çoğu başkalarının ona yaptıkları değil, kendi içinde susturamadıklarıdır. Çünkü insan bazı acıları yaşamaktan değil, hissetmekten yorulur. İçinde taşımaktan yorulur.
Ama garip bir şey vardır: İnsan yarasına dokunmadıkça iyileşemez.
Kaçtıkça ağırlaşır insan. İçinde büyüyen şey, zamanla sırtında taşıdığı görünmez bir taşa dönüşür. Ama bir gün dönüp kendi içine bakabildiğinde, işte o taş yavaş yavaş çözülmeye başlar.
Belki de insanın en uzun yolculuğu bir şehirden başka bir şehre yaptığı yolculuk değildir. Asıl uzun yol, insanın kendi içine doğru yürüdüğü yoldur. Çünkü dünya haritasında kilometreler kısa görünür; ama insanın kalbiyle arasına koyduğu mesafe bazen bir ömre sığmaz.
Ve insan bir gün, bütün kaçışların sonunda aynı yere vardığını fark eder.
Kendine.
İşte insanı en çok bu düşünce susturuyor:
Bazı insanlar dünyayı dolaşıyor da, ömürleri boyunca kendi kalplerinin kapısını hiç çalamıyor.
















