Eylül ortasında yazlık yerler nihayet sakinleşti. Okullar açıldı, çocuklar ve aileleri şehre döndü; kasabamız yine bize kaldı. Aşırı sıcaklar da bitti. Biraz erken geldi kış bu yıl ama doğrusu şikâyetçi değiliz. Ortalık sessizleşti. Kuşların sesini yeniden duymaya başladık. Tehlikeli scooter kullanan çocuklar da gitti, arabayı diskoya çeviren gençler de. Gece yarılarına kadar yüksek sesle konuşan kalabalıklar, sahilde yer bulma telaşı, market kuyruğu, park yeri kavgası, “Acaba bugün deniz çok mu kalabalık?” hesapları da onlarla beraber gitti.
Ve biz, bütün bunların ardından derin bir nefes aldık.
İnsanların yaş aldıkça neyi özlediği, neyi sevdiği, hatta neyi “konfor” olarak tanımladığı değişiyor galiba. Gençken konfor; hareket, kalabalık, müzik, uzun geceler, spontane buluşmalar ve her an bir şey olma ihtimaliydi. Sessizlik bazen sıkıcı, sakinlik ise biraz da “hayatın dışında kalmak” gibi gelirdi.
Şimdi ise sabahın erken saatlerinde kimseyle karşılaşmadan yürüyebilmek bir lüks. Kahvemi içerken yalnızca rüzgârın sesini duymak bir ayrıcalık. Bir ağacın yaprakları arasından geçen ışığa birkaç dakika bakabilmek, günün en güzel planlarından biri. İstediğin arkadaşınla görüşmek, dertleşmek ve gülüşmek.
Eskiden doğanın güzelliğini görmek için özel olarak doğaya gitmek gerekirdi. Şimdi doğanın kendisi yetiyor. Yağmur yağıyor, mis gibi toprak kokuyor.
Belki de mesele yaşlanmak değil, insanın neye ihtiyacı olduğunu daha iyi anlaması.
Hayatın ilk döneminde dünyaya yetişmeye çalışıyoruz. Daha çok görmek, daha çok yapmak, daha çok insan tanımak, daha çok eğlenmek istiyoruz. Sonra bir noktada, dünyanın zaten yeterince hızlı döndüğünü fark ediyoruz. Bizim biraz yavaşlamamız gerekiyor.
Konfor alanımız da tam burada değişiyor.
Bir zamanlar kalabalık bir plajda saatlerce oturmak keyifliyken, şimdi tenha bir koyun sessizliği daha çekici geliyor. Sebebi sadece konfor alanı değil, plajda dip dibe otururken insanlar o kadar yüksek sesle özellerini bağıra bağıra anlattıkları için, önce gülüyorduk, sonra rahatsız olmaya başladık. Özel zaten plajda anlatılmaz, hatta yüksek sesle hiç anlatılmaz.
Ve galiba insan yaş aldıkça doğayla arasındaki mesafeyi de kapatıyor. Çünkü doğa acele etmiyor, kimseyi eğlendirmeye çalışmıyor. Çok eğleniyoruz, çok gülüyoruz diye saçma sapan şeylere kendini arkadaşlarına maskara eden gençlere de bu sahilde çok rastladık, malum, gene ses bağıra çağıra. Çevreme baktığımda, ben yaşlarında, aynı benim gibi kulaklarında kulaklık, müzik dinleyen, elimizde kitap birkaç kişi kalmışız. Ne saçmalıklarına gülebiliyoruz, enteresan ama arkadaşları da gülmüyor, ne de özellerini dinlemek istiyoruz. Konu çocukları olunca aman ortalık kahroluyor, onun çocuklarına kimse bir şey diyemez, ne hoca ne kaynana. Oysa yollarda hız yapan scooter onların. Sonra plaja gelip selam vermeden, “Anne, para!” diye bağıran da o çocuklar.
Doğa, bir yere yetişmiyor, gösteriş yapmıyor. Sadece kendi ritminde var oluyor. Belki biz de sonunda o ritmi duymaya başlıyoruz.
Yazlık yerlerin en güzel zamanları belki de tam şimdi. Eylülün ortasından sonra. Şehirden gelenler dönmüş, sandalyeler boşalmış, sahiller tenhalaşmışken.
Kasaba bize kalıyor.
Ve biz ilk kez, gerçekten bize kaldığını hissediyoruz.
















