Unutmayı çok istedim; buna rağmen giden sevgili unutulmuyor. İnsan zihni, silmek istediği izlerin üzerinde en çok gezinendir çünkü. Gözlerimi açtığım o taş avluda, sabahın erken saatlerinde toprakla suyun buluşmasından yayılan o taze koku, artık yalnızlığın sızısını fısıldıyordu kulaklarıma. İnsan, ömrünün başındayken sevginin kalıcı, hatıraların ise eskidikçe silineceğini sanır. Oysa zaman, bazı isimleri zihnin duvarına öyle bir kazır ki, ne rüzgâr gücü yeter o çizgileri silmeye ne de akıp giden nehirler. Yıllar yılı, o gidenin ardı sıra kapandım o cam kenarlarına. “Unutulur” dediler, “zaman her şeyin ilacıdır.” Unutulmuyormuş. Sadece acının rengi değişiyormuş; keskin bir bıçak yarası, yerini zamansız sızlayan kör bir dumana bırakıyormuş meğer. Her köşede, her sokak lambasının altında onun adımı atan gölgeler geziyordu sanki. Sitemim ne o gidene ne de hayata idi artık; asıl sitemim, kalbimin bu kadar sadık kalmayı becermesineydi.
Sevgili gitse de adıyla unutulmuyor
Yürekte yayan kor var söndürülmüyor
Ne gecem belli ne gündüzüm bellidir
Hangisi gecem hangisi sabahım seçilmiyor.
Ancak anladım ki; bazı yaralar kabuk bağlasa da altındaki iz, o hikâyenin en hakiki şahididir. İnsan, hafızasındaki o odayı kilitleyip anahtarını denize atamaz. Giden gitmiştir ama bıraktığı boşluk, odanın ta kendisi olmuştur bir kere. Vaktinden önce solan çiçeğe öfkelenmek neye yarar? Toprak bile üstünden geçen onca zamana rağmen kökün derini unutmaz. Bugün geriye dönüp baktığımda, unutamamanın bir ceza değil, insanın sevebilme yeteneğinin en büyük kanıtı olduğunu görüyorum. Kader, insana taşıyamayacağı yükü vermez derler; o hatırayı zihinde taşımak da belki bu nasibin ağır ama onurlu bir parçasıdır. Şimdi sormak isterim size; sizin de hafızanızın en ıssız köşesinde saklı duran ve ne kadar isteseniz de bir türlü silemediğiniz o hatıra, hayatınızın neresinde duruyor?
Yolun bundan sonrası, o unutulamayanın gölgesinde yürümeyi öğrenmekle geçiyor. İnsan, unutmanın bir kurtuluş, hatıralardan arınmanın ise hafiflemek demek olduğunu sanır. Oysa bazı adımlar, geride bıraktığı ayak izinin derinliğine mahkûmdur. Nefesiniz kesildiğinde dünyaya küsmek yerine, o yokluğun da bu hayatın bir parçası olduğunu kabullenmek zorundasınızdır. Gözlerimi kapattığımda, hayatımın o ıssız virajlarında gidenin adını hâlâ duyabiliyorum. Sular duruluyor gibi görünür; lakin dibe çöken tortu, en küçük bir dalgalanmada yine bulanır. Unutmak dediğimiz şey belki de tamamen silmek değil, o acıyı sevgiyle terbiye edip yüreğin en muttasıf köşesine, incitmeden yerleştirmektir. Kader, bizim aceleci ellerimizle söküp atacağımız anıları değil, aksine bizi biz yapan o derin izleri korumak ister gibidir.
Kul Mehmet’im yolun sonunda yârin yok
Belki de seni sevmeye pek samimi niyeti yok
Sabır en büyük ilaçtır sonunda yaşasan da şok
Hangisi gecem hangisi sabahım seçilmiyor.
Küsmenin, “Neden?” diye isyan etmenin kime faydası var ki? Toprak bile alt üst edildikten, üzerindeki her şey yakılıp yıkıldıktan sonra bile kökteki o gizli sızıyı saklar, baharda yeniden yeşermeyi bekler. İnsan da böyle değil midir? Hırpalandıkça olgunlaşır, eksildikçe çoğalır, unutamadıkça insanlaşır. Giden sevgilinin adını kalbinden söküp atamamak bir yenilgi değil; aksine, o sevginin ne kadar saf ve hakiki olduğunun inkâr edilemez kanıtıdır. Artık yola bakarken “ne zaman unutacağım” endişesinden ziyade, “bu hatıra bana ne öğretti” diyerek yürüyorum. Yolun sonu nereye çıkar bilinmez ama insanın kendi geçmişiyle, hatta o gidenin gölgesiyle bile barışması, varacağı en mukaddes limandan çok daha kıymetlidir. Unutulmuyor belki; ama insan, o unutamadığıyla yaşamayı öğrenince eksilmiyor, aksine büyüyor, vesselam.
















