Bazı türkülerin sözlerini ezbere biliriz, bazılarının melodisi kulağımıza tanıdık gelir ama altında gerçek bir hayat hikâyesi olduğunu hiç bilmeyiz. Mihriban türküsü de bunlardan biri. Öylesine dinlediğimiz bu türkü, aslında Abdurrahim Karakoç’un hayatında iz bırakmış acı bir hikâyedir. Hadi gelin şimdi bu hikâyeyi hep beraber öğrenelim…
Abdurrahim Karakoç, gençlik yıllarında öğretmenlik yaptığı dönemde bir köye gidiyor. Ayrıca kendisi genç bir şairdir. Eee, aşk olmadan dillere destan bir hikâye olur mu? Olmaz tabii ki de. Bir kıza âşık oluyor. Kızın gerçek adını ise hiçbir zaman açıklamıyor. Ona şiirlerinde “Mihriban” diye sesleniyor.
İkisi birbirini seviyor.
Ama bu aşkın sonu evlilikle bitmiyor.
Ayrılıyorlar.
Buraya kadar belki sıradan bir aşk hikâyesi gibi geliyor. Ama asıl ilginç kısım bundan sonra başlıyor.
Çünkü Karakoç, sevdiği kadını öyle hemen hayatından çıkaramıyor.
Yıllar geçiyor ama aralarında mektuplaşmalar devam ediyor.
Fakat o dönem bugünkü gibi telefon yok, mesaj yok. Karakoç’un anlattığına göre doğrudan mektup gönderme konusunda da sıkıntılar var. Bu yüzden duygularını farklı bir yoldan anlatıyor.
Şiirlerini gazetede yayımlıyor.
Yani düşünün…
Bir şiir yazıyor.
Gazetede yayımlanıyor.
Herkes o şiiri okuyor.
Ama o şiirin aslında kime yazıldığını sadece Mihriban biliyor.
Hikâyenin ilginç kısmı bu değil.
Sonra 1960 yılına geliyoruz.
Karakoç, Mihriban şiirini yazıyor.
Şiirin içinde bugün hepimizin bildiği o sözler var:
“Sarı saçlarına deli gönlümü bağlamışlar…”
Şiirin yazıldığı geceyle ilgili de Karakoç’un anlattığı bir ayrıntı var. Elektrik yok, lambanın ışığında şiiri yazıyor. Lambanın alevi titrerken de “Lambamda titreyen alev üşüyor” dizesi ortaya çıkıyor.
Yani bugün kulağımıza çok romantik gelen o sözlerin arkasında aslında o gece yaşadığı bir an var.
Hikâye bitiyor mu? Asla bitmiyor…
Yıllar sonra Karakoç ile Mihriban tekrar mektuplaşıyor.
Ve Mihriban’ın gönderdiği mektupta çok kısa ama dikkat çekici bir cümle bulunuyor:
“Unutmak kolay mı?”
Karakoç bu sözden etkileniyor.
Ve bu kez ikinci şiiri yazıyor.
“Unutmak kolay mı deme,
Unutursun Mihriban…”
Şimdi türkünün bu kısmını düşününce olay daha farklı geliyor.
Çünkü yıllar geçmiş.
İnsanlar hayatlarına devam etmiş.
Ama aralarında hâlâ bir iletişim var.
Ve bir mektuptaki birkaç kelime bile yeni bir şiirin ortaya çıkmasına yetiyor.
Daha sonra bu şiirler besteleniyor. Musa Eroğlu’nun yorumuyla Mihriban, bugün bildiğimiz türkü hâline geliyor.
Peki, bu Mihriban kim?
İşte bunu tam olarak bilmiyoruz.
Çünkü Abdurrahim Karakoç, sevdiği kadının gerçek adını açıklamıyor.
Hatta yıllar sonra bile onun kimliğini koruyor.
İnternette bu konuda çok farklı hikâyeler anlatılıyor. Kimi “ailesi vermedi” diyor, kimi başka ayrıntılar ekliyor. Ama Karakoç’un kendi anlattığı gerçek hikâyede bu kadar fazla ayrıntı yok.
Bildiğimiz şey şu:
Gerçek bir aşk yaşamış.
Kavuşamamış.
Yıllar sonra bu aşkı şiire dökmüş.
Ve o şiir, bugün milyonlarca kişinin söylediği bir türküye dönüşmüş.
Şiirlerini biliyoruz ama onun hayatının tamamını bilmiyoruz.
Karakoç’un aşkını biliyoruz ama Mihriban’ın yıllar boyunca neler hissettiğini tam olarak bilmiyoruz.
Yani hikâyenin bir tarafı hep eksik. Biz bu türküyü kırık bir aşk hikâyesi olarak hep dinleyeceğiz ama hep eksik kalacağız…


















