SANALIN VE GÜNCELİN ŞİİRİ ÜZERİNE
Şiirin varlığı ve günümüzdeki yeri üzerine uzun süredir tartışılıyor. “Şiir öldü” diyenler de var. Bana göre mesele, şiirin ölüp ölmemesi değil; şiirin yerini neyin aldığıdır. Şiir ortadan kalkmış değildir. Kendi mecrasında değişerek ve dönüşerek varlığını sürdürmektedir. Ancak giderek şiirin yerini, onun görüntüsü ve adı almaya başlamıştır. Şiir artık bir tür ve kategori olarak görülmektedir. Oysa diğer edebî türlerin önünü açan, gündemi belirleyen, akımlar oluşturan, başlı başına entelektüel bir uğraş olan şiir bugün geri plana itilmiştir. Çoğu zaman da yalnızca “ayıp olmasın” diye görünürde yer bulabilmektedir. Bu yüzden artık asıl soru şudur: Şiir var mı, yok mu değil; şiir ne olarak var?
Bu sorunun cevabı, şiirin tarihsel serüveni ve özellikle modernleşme süreci incelenmeden verilemez. Türk şiirinin modernleşmesi genellikle bir ilerleme hikâyesi olarak anlatılır. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e, oradan günümüze uzanan bir çizgi… Ancak bu anlatı eksiksiz midir? Bu ilerleme bir kaybı da içinde taşımış olabilir mi? Bu sorunun cevabını, modernleşmenin şiirde oluşturduğu kopuşları inceleyerek bulabiliriz. Bu kopuşun belirginleştiği yer ise İkinci Yeni’dir. Geleneksel şiirde dil, anlam ve estetik bir bütünlük içindeydi. İkinci Yeni ile birlikte bu bütünlük parçalandı. Şiir artık anlam taşıyan değil, anlam arayan bir yapıya dönüştü. Başlangıçta bu durum üretici bir imkân sundu; fakat zamanla bu imkân da kalıplaştı. Bugün gelinen noktada şiir, geleneksel anlamda işlevini büyük ölçüde yitirmiş görünmektedir. Kendi geçmişini tüketen, kendi birikimiyle ayakta kalmaya çalışan bir yapıya dönüşmüştür.
Bu dönüşümün en somut yansımalarından biri, imgenin şiirdeki konumunda görülür. Modern Türk şiiri, İkinci Yeni sonrasında büyük ölçüde imge üzerine kuruldu. Bu durum şiire yeni bir alan açtı. Ancak zamanla imge bir imkân olmaktan çıkıp bir alışkanlığa dönüştü. Bugün birçok metin imge üretmekte, fakat anlam üretmemektedir. Dize vardır ama taşıyıcı değildir. Bu nedenle ortaya çıkan şey çoğu zaman şiir değil, şiirin alışkanlıklarının tekrarıdır.
İmgenin bu şekilde dönüşmesi, kaçınılmaz olarak dil meselesini de gündeme getirir. Dil, şiirin evidir; ancak bu ev giderek daralmaktadır. Günlük dil ile düşünce dili arasındaki mesafe açılmaktadır. Kelime sayısı artıyor gibi görünse de anlam derinliği azalmaktadır. Yabancı kelimeler, hızlı tüketim dili ve sosyal medya anlatımı şiirin zeminini zayıflatmaktadır. Şiir giderek kolay olanı seçmekte, derinlikten uzaklaşmaktadır.
Dil ve anlamdaki bu aşınma, şiirin üretim ve alımlama biçimlerini de doğrudan etkilemektedir. Bugün bütün bunlara rağmen şiir yazılmaktadır. Bu başlı başına önemli bir gerçekliktir. Okunmayacağını bile bile yazmaya devam edenler vardır. Bunlar pamuklara sarılmalıdır. Ancak şiir, hiç olmadığı kadar az hissedilmektedir. Şair sayısı artmış, fakat şiirin yoğunluğu azalmıştır. Oysa şiir nicelik değil, yoğunluk meselesidir. Yoğunluk ise hızla bağdaşmaz. Bugün şiir hızlı ama yüzeyseldir. En büyük tehlike de her şeyin şiir sanılmasıdır. Şiiri her şeye veya her şeyi şiire uyarlamaya çalışmaktır.
Bu noktada mesele yalnızca şiirin iç yapısıyla sınırlı değildir; okurla kurduğu ilişki de dönüşmüştür. Şiirin büyüsü büyük ölçüde bozulmuştur. Belki de insanlar artık büyülenmek istememektedir. Estetik, incelik ve zarafet geri çekilmiş; öncelikler değişmiştir. Türkiye’de özellikle genç nüfusun büyük bir kısmı kitapla neredeyse hiç ilişki kurmamaktadır. Günlük hayatta kitaba ayrılan süre son derece sınırlıyken, ekran karşısında geçirilen zaman oldukça yüksektir. Böyle bir ortamda şiir için “öldü” denilmesi şaşırtıcı değildir. Oysa şiir bütün bunlara rağmen varlığını sürdürmektedir. Her yıl çok sayıda şiir kitabı yayımlanmakta, şairler yazmaya devam etmektedir. Ancak daha derin bir sorun vardır: Şiir yazanların da önemli bir kısmı şiir okumamaktadır. Şiirle kurulan ilişki kopmuştur.
Bu kopuşun daha iyi anlaşılabilmesi için geçmişle bir karşılaştırma yapmak gerekir. Oysa geçmişte şiir yalnızca bir tür değil, bir düşünme biçimiydi. Bir medeniyet tasavvuruydu. Mitoloji, tarih, din, kahramanlık ve aşk şiirle kuruluyor, şiirle anlamlandırılıyordu. Şiir, kültürün taşıyıcısıydı. Bugün ise bu rol giderek dijital dolaşıma bırakılmaktadır. Paylaşım yerini gösterime, derinlik yerini hız ve görünürlüğe bırakmıştır. Okumak yerine izlemek, yazmak yerine dinlemek yaygınlaşmıştır. Bu dönüşüm yalnızca şiiri değil, düşünmenin biçimini de değiştirmektedir.
Bu dönüşümün somut sonuçları, şiirin dolaşıma girme biçiminde açıkça görülür. Bugün şiir yazılmakta, fakat okunmamaktadır. Kitaplar basılmakta, raflara girmekte; ancak okura ulaşamamaktadır. Okurla buluşmayan şiir, yalnızca yazılmış bir metin olarak kalır. Üstelik ekonomik koşullar ve dağıtım sorunları şiire erişimi zorlaştırmaktadır. Özellikle merkez dışındaki okur için şiir ulaşılması güç bir hâl almıştır. Oysa şiir yalnızca yazılan değil, ulaşılabilen bir şey olmalıdır. Hiç yok mudur, elbette vardır. Anadolu’daki il, ilçe ve beldelerimizde o edebi üretim heyecanını yaşayan, eserleriyle var olma mücadelesini sürdüren yüzlerce yazar ve şair vardır. Çeşitli fanzin, dergi ve edebiyat platformlarında tüm varını, yoğunu ve zamanını ortaya koyarak değer üretmekte ve kamuoyu oluşturmaya çalışmaktadırlar. Bu insanları dediğim gibi pamuklara sarmalı ve koruma altına almalıyız. Bu bir abartı değildir. Çünkü her şeyin maddiyatla ve güçle ölçüldüğü bu zamanda değer üretmek, duygu işlemek, eser ortaya koymak bilim icat etmek gibi bir şeydir.
Öte yandan şiirin dolaşımındaki bu daralma, edebiyat ortamının yapısıyla da doğrudan ilişkilidir. Türkiye’de edebiyat ortamı görünürde çoğulcu olsa da gerçekte dar bir çevre tarafından belirlenmektedir. Dergilerde ve yayınevlerinde çoğu zaman tanınan, çok satan ya da ilişkileri güçlü olanlar öne çıkmaktadır. Bu durum yalnızca bir adalet meselesi değil, aynı zamanda niteliği de etkileyen bir sorundur. Çünkü görünürlük, yeteneğin önüne geçtiğinde şiir yerini ilişkilere bırakır.
Benzer şekilde, yayıncılık dünyasının ekonomik yapısı da bu tabloyu derinleştirir. Şiir bu sistem içinde “riskli” bir tür olarak görülür. Bu nedenle daha az basılır, daha az dağıtılır ve daha az görünür olur. Böylece şiir yalnızca estetik değil, ekonomik bir sorun hâline gelir. Aynı zamanda kültür politikalarının şiiri merkeze almaması da şiirin toplumsal karşılığını zayıflatmaktadır.
Bütün bu tablo, bizi kaçınılmaz olarak yeniden düşünmeye çağırır. Bugün yapılması gereken şey şiiri savunmak değil, onu yeniden düşünmektir. Şiirin ne olduğunu, neye dönüştüğünü sorgulamak zorundayız. Çünkü şiir kendiliğinden varlığını sürdüren bir alan değildir; sürekli yeniden kurulan bir imkândır.
Sonuç olarak, bugün şiir yok değildir; ancak kendisini üretmekte zorlanmaktadır. Onun yerine kendi görüntüsünü üretmektedir. Asıl tehlike de budur. Çünkü yokluk fark edilir; fakat görüntü, gerçeğin yerini alır. Şiir de bugün tam bu sınırda durmaktadır.
Bu bir savunma değil, bir itirazdır. Şiirin kendisine değil; şiirin yerine geçen şeye karşı bir itiraz. Ve bu itiraz, şiirin hâlâ mümkün olduğuna dair bir umuttur.


















