“Neyin var?” diye sorsanız, çoğumuzun vereceği cevap artık birbirine benziyor. “Ultra lüks bir arabam yok.” “Deniz manzaralı bir evim yok.” “Dolabım dolu ama giyecek bir şey bulamıyorum.” “Falancanın eşi ona sürprizler yapıyor, bana yapılmıyor.” Bir başkası ise, “Arabam eski model diye kız vermiyorlar.” diye yakınıyor. “Evim var ama zemin katta. İşim var ama maaşı az.” Sanki hayat, eksiklerin uzun bir listesinden ibaret… Oysa durup şu soruyu sormuyoruz: Gerçekten neyin eksikliğini çekiyoruz?
Bugün sahip olduklarımızdan çok, sahip olamadıklarımızı konuşuyoruz. Sosyal medya bunun en büyük aynası. Herkes daha gösterişli bir hayat sergilemenin peşinde. Daha pahalı bir telefon, daha lüks bir tatil, daha büyük bir ev, daha yeni bir araba… İnsan, farkına varmadan kendisini başkalarının vitriniyle ölçmeye başlıyor. Bu yarışın ise bir kazananı yok. Çünkü hırsın bir sınırı bulunmuyor. Daha fazlasını isteyen, elindekinin kıymetini de unutuyor.
Oysa güzel ahlak, güvenilir olmak, sağlam karakter sahibi olmak da birer servettir. Üstelik bunlar ne ekonomik krizden etkilenir ne de modası geçer. Bir gün dostluğun, samimiyetin, kitapların ve iyi insanların değerini çok daha iyi anlayacağız. Belki de onları bulmak için mum yakacağız.
Elbette kimse yoksulluğu savunmuyor. Güvenli bir ev, düzenli bir gelir, insanca yaşayacak ekonomik imkânlar artık temel ihtiyaç hâline geldi. Şehir hayatı bunu zorunlu kılıyor. Fakat ihtiyaçlarımızı karşılarken insanlığımızı kaybetme lüksümüz yok.
Hayatı güzelleştiren yalnızca para değildir. Okumak, araştırmak, üretmek, gezmek; sanatla, edebiyatla, müzikle ve resimle ilgilenmek, teknolojiyi öğrenmek ve bilinçli kullanmak, bir başkasının hayatına dokunabilmek… İşte bunlar insanın gerçek sermayesidir.
Öte yandan dünya büyük bir dönüşüm yaşıyor. Yapay zekâ artık yalnızca bir teknoloji haberi değil; çalışma hayatını, eğitimi, sanatı ve üretimi yeniden şekillendiren bir güç. Dijital sanat, artırılmış gerçeklik, sanal çalışma ortamları, robot teknolojileri… Bunlar geleceğin değil, bugünün gerçekleri. Biz hâlâ yalnızca diploma konuşurken dünya becerileri konuşuyor. Biz hâlâ ezberle uğraşırken dünya üretmeyi tartışıyor.
Gençlerimizi yalnızca yaşadıkları şehre değil, bütün dünyaya hazırlamak zorundayız. Yabancı dil bilen, teknoloji geliştiren, sorgulayan, okuyan ve üreten bireyler yetiştiremezsek geleceği başkalarının yazdığı senaryoları izleyerek geçirmek zorunda kalacağız.
Şehirleşmenin doğurduğu ekonomik baskılar da yeni arayışları beraberinde getiriyor. Küçük evler, sade yaşam anlayışı, ortak kullanım kültürü, karavan tatilleri, yolculuk ve kira paylaşımı gibi çözümler giderek yaygınlaşıyor. İnsanlık bir taraftan tüketirken, diğer taraftan yeniden sadeleşmenin yollarını arıyor.
Belki de asıl mesele burada düğümleniyor. İnsan, yaşamak için gerekli olanı elde ettikten sonra neden duramıyor? Neden sürekli daha fazlasını istiyor? Neden mutluluğu hep bir sonraki satın alacağı şeyde arıyor? Oysa mutluluk bir eşya değildir. Mutluluk, insanın kendisiyle barışık olabilmesidir.
Ben yazmayı da biraz bunun için önemsiyorum. Yazmak, yalnızca kelimeleri yan yana getirmek değildir; insanın kendisiyle konuşmasıdır. Düşüncelerini sınaması, yaşadığı çağı anlamlandırması ve geriye bir iz bırakma çabasıdır.
Bir gün elimizdeki evler, arabalar ve eşyalar başkalarının olacaktır. Fakat yazdığımız bir cümle, yetiştirdiğimiz bir insan, yaptığımız bir iyilik ya da ürettiğimiz bir eser bizden sonra da yaşamaya devam edecektir.
Belki de geriye gerçekten kalacak olan tek zenginlik budur.
















