Zaman mı değişti, yoksa insan mı geriye gitti? Bazen olup bitene bakınca bunu ayırt etmek zorlaşıyor.
“Eskiden…” diye başlayan cümleler kurmayacağım. Mesele nostalji değil. Mesele zihniyet.
Bir dönem vardı; saygı aile içinde özellikle öğretilirdi. Bunun doğusu, batısı yoktu. Saygı bir kültür meselesiydi ama aynı zamanda bir ev disipliniydi. Yazılı bir kuraldan çok, yaşanarak aktarılan bir değerdi. Çocuk, büyüklerin birbirine nasıl konuştuğunu görerek öğrenirdi. Ses tonu eğitimdi. Bakış bile öğretmendi.
Bugün ise başka bir tabloya bakıyoruz.
Çocuk dünyaya getirmeyi ebeveynlik zanneden, “iyi insan olsun”dan çok “para kazansın”ı önceleyen, ev içi düzeni, sınırı ve sorumluluğu ihmal eden bir anlayış giderek yaygınlaşıyor. Sokaklara bırakılan çocukların o parayı nereden, nasıl bulduğunu gerçekten merak eden kaç aile var?
Psikolojide basit bir gerçek vardır: Çocuk gördüğünü tekrar eder.
Evde hakaret varsa, dışarıda saygı beklemek saflıktır. Evde şiddet normalleşmişse, çocuk gücü bir iletişim dili zanneder. Evde değersizlik hissi varsa, çocuk dışarıda korku salarak var olmaya çalışabilir. Çünkü insan, özellikle çocuk, görünür olmak ister. Kabul görmek ister. Yok sayılmamak ister. Bu ihtiyaç sağlıklı yollarla karşılanmazsa, sağlıksız biçimlerde kendini gösterir.
Ve sonra bahaneler başlar: “Yan baktın.” “Ters konuştun.” “Çekil dedin.” Basit gerekçelerin arkasına saklanan büyük bir öfke…
Bir okulda öğretmenine saygısızlık eden öğrencilerin görüntülerini izledik. Öğretmen şikâyetçi olmadı. Belki içlerindeki iyi çocuğa inandı. Belki de kendini korumayı seçti. Ama bununla bitmedi. Bir öğretmen, çalıştığı okulda öğrencisi tarafından öldürüldü.
Durup burada net konuşalım: Bu normal değil.
Sokakta evladını tedirginlikle yürütmek normal değil. Bir gencin sayıca üstün bir grup tarafından gasp edilmesi normal değil. Bir öğretmenin onurunun zedelenmesi normal değil. Bir öğretmenin öğrencisi tarafından hayattan koparılması asla normal değil.
Toplumsal çürüme bir anda olmaz. Ailede başlar, okulda şekillenir, sokakta görünür hâle gelir.
“Suça itilen çocuk” kavramı elbette sosyolojik bir gerçeğe işaret eder. Ancak zor bir çocukluk, suçu açıklayabilir; meşrulaştıramaz. Sorumluluk, eninde sonunda bireyseldir.
Ebeveynlere düşen görev açık: Çocuğunuzdaki değişimi görmezden gelmeyin. Ani öfke patlamaları, empati eksikliği, güç gösterisi, sürekli sınır ihlali… Bunlar sadece “ergenlik” deyip geçilecek hâller olmayabilir. Destek almak ayıp değil, bilinçtir.
Bakamayacağınız sorumluluğu almayın. Çocuklar, ailenin koruyucu gangsterleri değildir. Onları “bizim arkamız var” duygusuyla büyütmek sevgi değil, sorumsuzluktur.
Okuyun. Okutun. Anlatın. Size aktarılan öz değerleri, filtresiz ve net bir biçimde çocuklarınıza aktarın.
Çocuk ailenin aynasıdır. Aynaya uzun açıklamalar yapılmaz. Yansıma zaten gerçeği gösterir.
Şimdi sorulması gereken soru şu: Biz neyi normalleştirmeye başladık? Ve daha önemlisi… Bundan sonra neyi normal kabul etmeyeceğiz?


















