Kalp yük ile yorulmaz, yük sandığın hevâdır.
Her sızı bir perdedir, ardında sırr-ı Hudâ’dır.
Söylenmeyen her kelâm, gönülde zincir olur.
Sükût ile büyüyen dert, cân içinde belâdır.
İnsan bazen açıklayamadığı bir yorgunlukla uyanır. Ne uykusuzdur ne de bedenen tükenmiştir. Günlerdir ağır bir iş yapmamış, uzun yollar yürümemiştir. Ama yine de içinde bir şey çökmüştür sanki. Adını koyamaz; tarif etmeye çalışsa kelimeler eksik kalır. Çünkü bu yorgunluk bedene ait değildir. Bu, kalbin yorgunluğudur.
Biz çoğu zaman yanılırız. Yorgunluğumuzu hayatın ağırlığına bağlarız. İşe, sorumluluklara, zamana… “Hayat zor.” deriz. “Bu yüzden yoruldum.” Oysa hayat, çoğu zaman sandığımız kadar ağır değildir. Ağır olan, onun içimizde bıraktıklarıdır.
Kalp, taşımayı öğrendiği şeylerle yorulur.
Söylenmemiş sözler mesela… İçimizde büyüyen ama bir türlü dile gelemeyen cümleler… Bir bakışta kırılıp da suskunlukla örtülen anlar… İnsan bazen tek bir cümleyi yıllarca içinde taşır. Söyleyemediği bir söz, kalbinin en kuytu köşesine yerleşir. Orada kimseye görünmeden büyür, ağırlaşır.
Zaman geçer. İnsanlar değişir. Hayat başka yönlere savrulur. Ama o cümle yerinden kıpırdamaz. Kalp, en çok da suskunlukların yükünü taşır.
Bir de affedemediklerimiz vardır. Affetmemek çoğu zaman güçlü kalmak gibi görünür. Oysa insanı güçlü kılan şey, hatırladıkça içinin daralmamasıdır. Affetmeyen kalp, aslında kendini zincire vurur. Her hatırlayışta aynı acıyı yeniden yaşar. Aynı yükü tekrar tekrar sırtlanır. Ve zamanla fark eder: Başkası çoktan gitmiştir ama acı hâlâ içindedir.
Geçmiş de kalbin ağır yüklerinden biridir. Hatıralar… Görünmez ama en kalıcı yükler… Bazıları içimizi ısıtır. Ama bazıları vardır ki sessiz bir sızı gibi kalır. Ne tam geçer ne de tamamen unutulur. İnsan bazen geçmişe tutunur. Çünkü bırakmak sadece vazgeçmek değildir. Bırakmak, olanın gerçekten bittiğini kabul etmektir. Ve kabul etmek her zaman kolay değildir.
Ama unuttuğumuz bir şey var: Kalp, yük taşımak için yaratılmadı. Kalp sevmek için var. Merhamet etmek, affetmek, paylaşmak için…
Fakat biz kalbimizi çoğu zaman bir sandığa çeviriyoruz. Kırgınlıklarımızı içine koyuyoruz. Korkularımızı… Pişmanlıklarımızı… Yarım kalmış cümlelerimizi… Her şeyi saklıyor, hiçbir şeyi bırakmıyoruz. Sonra bir gün durup soruyoruz: “Ben neden bu kadar yoruldum?”
Cevap aslında çok sade: Çünkü kalp, sandık değildir. Kalp, içinde ne kadar yük biriktirilirse o kadar ağırlaşır. Ve insan, taşıdıklarının farkına varmadıkça bu ağırlığın sebebini hayat sanır.
Oysa bazen iyileşmek büyük adımlar istemez. Bazen bir şeyden vazgeçmek en büyük iyileşmedir. Bir kırgınlığı bırakmak… Bir hatırayı… Bir ihtimali… Artık geri gelmeyecek bir zamanı… İnsan bıraktıkça hafifler. Ve kalp, uzun bir yorgunluğun ardından yeniden hatırlar: Kendisi yük taşımak için değil, sevmek için yaratılmıştır.
Bırak ki çözülsün bağ, tutundukça cân yanar.
Geçmişe meyleden dil, her dem yeniden kanar.
Sevdaya yönelen kalp, yüklerinden fânî olur.
Kendine varan âdem, kendinde Hakk’ı anar.


















