Geçenlerde parkta yaşlı bir adama rastladım. Tek başına bir bankta oturuyordu. Çocuklar koşuyor, bahar sessizce parkın üzerine yayılıyordu. Ağaçların dalları yeni filizlerle dolmuş, kuşlar durmadan ötüyordu. Ama adamın yüzünde bahardan çok kış vardı.
Bir süre sonra konuşmaya başladı. Dünyanın değiştiğini, insanların bozulduğunu, dostluğun kalmadığını uzun uzun anlattı. Sanki hayat ona karşı bir haksızlık etmişti. Tam o sırada küçük bir çocuk yanına geldi ve elindeki simidin yarısını uzattı. Adam simidi aldı. Çocuk gülümsedi. Sonra hiçbir şey olmamış gibi koşup gitti. Adam ise kaldığı yerden devam etti: “İnsanlarda iyilik kalmadı…”
İşte o an içimde bir şey kıpırdadı, çünkü az önce iyilik gelip adamın yanına oturmuştu, ama adam onu görememişti. Bazen insan, görmek istediği şeye o kadar odaklanır ki gözlerinin önündeki gerçeği bile kaçırır.
O gün eve dönerken uzun süre bunu düşündüm. Belki de insanı değiştiren şey yaşadıkları değildir. İçinde kalanlardır. Geçmişte olup bitenlerden çok, onlardan geriye ne taşıdığıdır.
Bazı kırgınlıklar vardır. Üzerinden yıllar geçer. İnsanlar değişir. Hayat değişir. Ama o kırgınlık kalır. Sonra insan fark etmeden dünyaya onun ardından bakmaya başlar. Oysaki gördüğü şey dünya değil, kendi yaralarının duvara vurmuş gölgesidir. Her yeni olay, eski bir acının yankısıyla anlam kazanır.
Belki de bu yüzden aynı yağmur bir insanı çocukluğuna götürürken, başka birine yalnızlığını hatırlatır. Aynı şarkı birinin yüzünde tebessüm bırakırken, bir başkasının gözlerini doldurur. Aynı sokak, aynı akşam vakti, aynı gökyüzü bile herkeste başka bir duygu uyandırır. Çünkü dünya aynı dünyadır. Değişen, ona bakan kalptir.
Yıllar önce Anaïs Nin’in bir sözüne rastlamıştım: “İnsan dünyayı olduğu gibi görmez; olduğu hâliyle görür.” O zaman tam anlamamıştım. Bugün daha iyi anlıyorum. İnsan bazen dışarıya baktığını sanır ama aslında kendi içinden dışarıyı seyrediyordur.
Bazı insanlar gittikleri her yerde aynı hayal kırıklıklarını bulurlar. Çünkü taşıdıkları şey bavullarında değil, kalplerindedir. Şehirler, insanlar, evler değişir de, insan içindeki gölgeyi yanında taşıyorsa, hiçbir manzara yeterince iyi görünmez. Çünkü insan kaçtığı şeyden değil, taşıdığı şeyden yorulur.
O gece yaşlı adamı düşündüm. Sonra fark ettim ki onu yıllardır tanıyormuşum. Çünkü bazı günler onun sesi benim içimden konuşuyordu. Bazı zamanlar ben de gördüğüm güzelliklerden çok eksik kalanlara bakıyordum.
Ve ilk kez anladım:
İnsan yaşadığı için karamsar olmaz. Kalbinde taşıdığı kış tüm mevsimleri soğutur. Ve bazen baharı yeniden görebilmek için dünyayı değiştirmek değil, insanın içinde taşıdığı o uzun kışı uğurlaması gerekir.
















