Türk devletleri tarihinde, gelenek ve göreneklerinde yetimi koruma ve kimsesizi gözetme anlayışı çok köklü bir yere sahip olmuştur. Çok eski tarihlerden beridir Türk toplumlarında hukuki düzenlerin yanında töre de ahlaki bir düzen olarak işlemiştir. Bu sayede zayıfın korunması ve toplumsal dayanışma bir yaşam ilkesi haline gelmiştir. İslamiyet’in kabulüyle birlikte bu anlayış daha da derinleşmiş, yetime sahip çıkmak dini bir sorumluluk olarak anlam kazanmıştır. Bu tarihsel ve kültürel zemin, Osmanlı döneminde vakıf sistemi üzerinden kurumsallaşmış; Dârüleytamlar ise bu geleneğin modern dönemdeki en somut karşılığı olmuştur.
Dârüleytamlar, Osmanlı Devleti’nin son döneminde savaşlar, göçler ve toplumsal yıkımların ürettiği yetimlik ve kimsesizlik olgusuna karşı geliştirilen çok boyutlu bir sosyal kurumlaşma örneğidir. Özellikle Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan kitlesel göçler, ölümler, çocuk kayıpları ve ailelerin dağılması, devletin yalnızca askerî ve idarî değil, aynı zamanda sosyal alanda da müdahale üretmesini zorunlu kılmıştır. Bu bağlamda 1914’te faaliyete geçirilen Dârüleytamlar, “yetimler yurdu” olmanın ötesinde, Türk devlet geleneği, İslamî himaye anlayışı ve modernleşme sürecinde sosyal devlet olma yolunda gelişim göstermiş kurumsal yapılardır.
Dârüleytamların kuruluşunda Maarif Nazırı Ahmet Şükrü Bey’in girişimleri ve Enver Paşa’nın desteği etkili olmuştur. Kurumlar yalnızca barınma amacı taşımamış; aynı zamanda eğitim, terbiye ve meslek edindirme işlevlerini bir arada yürütmüştür. Çocuklara temel derslerin yanı sıra marangozluk, demircilik, terzilik ve kunduracılık gibi meslekler öğretilmiş; böylece onların gelecekte kendi ayakları üzerinde durabilen üretken bireyler olmaları hedeflenmiştir. Disiplinli yaşam düzeni, eğitim süreçleri ve meslek kazandırma faaliyetleri, bireyin yalnızca korunmasını değil aynı zamanda toplumsal üretim ilişkilerine yeniden eklemlenmesini sağlamıştır. Bu yönüyle de iş içinde eğitim anlayışını taşıyan ve emek üretimini organize eden müesseselerin öncülü olmuştur.
Kurumların önemli bir diğer boyutu ise sağlık ve bakım hizmetleridir. Yapılan araştırmaları incelendiğimde bu konuda olağanüstü hizmetlerin sunulduğunu gördüm. Bu kurumlarda çocukların düzenli muayeneleri yapılmış, bulaşıcı hastalıklara karşı önlemler alınmış ve sağlık kayıtları tutulmuştur. Haydarpaşa Darüleytam Hastanesi gibi merkezler bu sürecin kurumsal sağlık ayağını oluşturmuştur. Ayrıca bazı başarılı öğrencilerin Almanya, Avusturya ve Macaristan gibi ülkelere gönderilerek teknik eğitim almaları sağlanmış, bu da dönemin şartlarına göre ileri düzey bir sosyal politika uygulaması olarak dikkat çekmiştir.
İslam geleneği açısından Dârüleytamlar, yetime merhamet etme ve onu koruma anlayışının kurumsallaşmış hâlidir. Kur’an ve hadislerde yetime sahip çıkmak güçlü bir ahlaki sorumluluk ve sevap vesilesi olarak görülür. Bu nedenle Osmanlı toplumunda vakıflar aracılığıyla yürüyen hayır kültürü, Dârüleytamlar üzerinden daha sistemli bir yapıya dönüşmüştür. Bu kurumlara yapılan yardımlar, “sadaka-i cariye” anlayışı çerçevesinde hem dünyada bir toplumsal fayda hem de ahirette devam eden bir sevap kaynağı olarak değerlendirilmiştir. Böylece bireysel hayır niyeti, kurumsal ve kalıcı bir sosyal yapıya dönüşmüştür.
Dârüleytamlarda çocukların “emanet” olarak görülmesi de İslamî bakış açısının önemli bir yansımasıdır. Yetim çocuk, yalnızca korunması gereken bir birey değil, aynı zamanda Allah’ın insana emanet ettiği bir varlık olarak kabul edilmiştir. Bu anlayış, kurumlarda gösterilen her merhametli davranışı dini bir değerle ilişkilendirmiş; çocukların korunması, eğitilmesi ve meslek sahibi yapılması hem insani hem de ibadet boyutu olan bir sorumluluk haline gelmiştir.
Savaşların uzaması, ekonomik sıkıntılar ve işgal yıllarındaki karmaşa nedeniyle Dârüleytamlar zamanla zayıflamış ve bazıları kapatılmıştır. Ancak bu kurumların mirası tamamen ortadan kalkmamış, Cumhuriyet döneminde başta köy yatı mektepleri olmak üzere yatılı okullar, çocuk yuvaları ve sosyal hizmet kurumlarına dönüşerek devam etmiştir. Günümüzde Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına bağlı çocuk evleri ve koruyucu aile sistemi, bu tarihsel çizginin uzantılarıdır.
Dârüleytamlar, Türk devlet geleneğinin merhamet ve dayanışma anlayışı ile İslamî hayır kültürünün birleştiği, aynı zamanda modern sosyal devlet fikrinin erken bir örneğini oluşturan çok katmanlı kurumlardır. Çocuğu yalnızca korunacak bir varlık olarak değil, geleceği inşa edecek bir özne olarak gören bu yaklaşım, hem tarihsel hem de sosyolojik açıdan Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan sosyal politika hafızasının en önemli halkalarından birini oluşturmuştur.


















