Bazı insanlar vardır; kimseyi kırmamaya dikkat eder, ortamı germemek için susar, başkalarının yükünü fark etmeden omuzlar. Dışarıdan bakıldığında “ne kadar iyi biri” denir. Ama danışmanlık odasında o insanların cümleleri bambaşkadır: “Hocam, çok yoruldum.” İlginç olan şu ki, bu yorgunluk yaptıkları şeylerden değil; yapamadıklarından gelir. Hayır diyememekten, sınır koyamamaktan, kendilerini geri plana atmaktan…
İyi insan olmak, çoğu kişinin düşündüğü gibi sadece ahlaki bir tercih değildir; çoğu zaman öğrenilmiş bir hayatta kalma biçimidir. Çocuklukta “uslu olmak”, “sorun çıkarmamak”, “büyükleri üzmemek” gibi mesajlarla büyüyen birey, zamanla kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atmayı normalleştirir. Bu durum kısa vadede ilişkileri korur gibi görünse de uzun vadede içsel bir birikim meydana getirir. Çünkü bastırılan her ihtiyaç, ifade edilmeyen her duygu, içeride sessizce yer kaplamaya devam eder.
Danışmanlık sürecinde sık gördüğüm bir döngü vardır: Kişi sürekli verendir, anlayandır, tolere edendir. Ama bir noktadan sonra beklemediği bir anda öfke patlaması yaşar ya da ani bir geri çekilme gösterir. Bu durum çoğu zaman çevresi tarafından anlaşılmaz. Çünkü insanlar onu hep “sakin” ve “uyumlu” olarak tanımıştır. Oysa mesele değişmek değildir; mesele, yıllardır biriken duyguların artık taşınamaz hâle gelmesidir. İyi olmanın bedeli, kendini yok saymaya dönüştüğünde ruh bunu uzun süre tolere edemez.
Burada kritik bir ayrım vardır: İyi olmak ile kendini feda etmek aynı şey değildir. Sağlıklı iyilik, seçim içerir; kişi ister ve yapar. Ama kendini feda etme, çoğu zaman zorunluluk hissiyle hareket eder. “Yapmazsam kötü olurum”, “Beni yanlış anlarlar”, “Kırılırlar” gibi düşünceler kişinin davranışını belirler. Bu noktada kişi artık başkaları için değil, kendi kaygılarını yatıştırmak için iyi davranmaya başlar. Ve bu durum zamanla ciddi bir duygusal yorgunluk üretir.
Birçok insan sınır koymayı bencillik sanır. Oysa psikolojik açıdan sınır koymak, ilişkinin sürdürülebilir olması için gereklidir. Sınır, bir mesafe değil; bir denge aracıdır. İnsan kendini koruyabildiği ölçüde sağlıklı bağ kurabilir. Aksi hâlde ilişkiler, bir tarafın sürekli verdiği ve diğer tarafın farkında olmadan aldığı bir yapıya dönüşür. Bu da zamanla kırgınlık, değersizlik ve tükenmişlik duygularını beraberinde getirir.
Belki de kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
“Ben gerçekten iyi biri miyim, yoksa iyi görünmek zorunda hisseden biri mi?”
Bu soru rahatsız edici olabilir ama dönüştürücüdür. Çünkü insan, neden böyle davrandığını fark ettiğinde seçenekleri artar. Herkesi memnun etmek zorunda olmadığını görmek, suçluluk değil; özgürlük getirir. Ve çoğu zaman en sağlıklı değişim, küçük bir “hayır” ile başlar.
İyi insan olmak kıymetlidir. Ama insanın kendine rağmen iyi olmaya çalışması, bir erdem değil; bir yorgunluk hikâyesidir. Ve bazen en sağlıklı adım, başkaları için değil, kendin için durabilmektir.


















