Akademik yazılar yazmayı bırakalı çok oldu, tekrar başlamayı da hiç düşünmüyorum. Doktora tezlerinde kaynak gösterilecek kadar yapmıştık o işleri de vaktiyle. Sonra, başka/diğer yönlerimizle bir şeyler yapmayı etmeyi daha uygun bulduk diyelim. Bunları şimdi niye söylüyorum? Kimi insanlar gibi dolgu malzemesi olsun diye değil elbette ya da bittabii. Yazıda da, kimi insanların olduğu gibi, bazı cümleler dolgu malzemesidir. Benim yaşamımdaysa insan da olsa cümle de olsa dolgu malzemesine pek rastlanmaz. Gereksizliğin gereksiz olduğuna inanan ve tahammül edemeyen bir yanım var. Birçok insanın hayatıysa, kendileriyle birlikte dolgu malzemesi… Bunları, aslında çok şeyi, kısacık ifade edebilmek için söylüyorum. (Bu hikâyeyi bilenler var aslında aramızda ve niyetimi şimdiden okuyanlar!) Başıbozuk bir adam, başıbozuk yazar ya da başıbozuk susar diyelim mi? Ki sevgiye, aşka, sevdaya dair şeyler tam da öyledir. Akıllı geçinenlerle de bunca şey sonrası muhatap olacak değiliz. Başıbozuk yazma işini de yarım kalan/biten birkaç kitapla noktalamayı düşlüyorum. (Yani benlik bir şey değil de, o cümleler ziyan olmasın!) Tabii bugünkü hevesimle pek mümkün değil ama! Mazhar Alanson’un dediği gibi, yeniden şarkılar söylemek de söylenecek her şeyi söylemiş, yaşanacak her şeyi yaşamış bir adama pek cazip görünmüyor.
Neyse, (bu bilgiler ışığında falan denir kimi yazılarda ama bilirsiniz, o benim hiç tarzım değil; beni bilenler, okumuş olanlar bilirler zaten o bilgiler ışığında olduğunu ki zaten dolgu malzemesi işini söylemiştik) Çemberimde Gül Oya, kızanlığımdan beri sevdiğim bir türküydü. Niye sevdiğimi sonra anladım! Bigalı biri olarak, türküyle hemşeri olduğum için değil yani şimdi.
Bu türkü, öncelikle çok samimi. O çok acıtan derdi bilen, hâlden anlayan birine o derdi anlatır gibi… Her dinleyenin, söyleyenin kendi derdini anlatması gibi… Sözleriyle, kişinin hikâyesi ne olursa olsun, her hikâyenin acısına nokta atışı yapıp, söyleyemediklerimizi söyleyivermiş gibi ve ayrıca da öyle. Türkçenin hem söyleme kolaylığını hem de zenginliğini bir arada sunan bir eser. Şöyle de bir hikâyesi var:
Çanakkale-Biga yöresine ait hüzünlü bir halk türküsü olan “Çemberimde Gül Oya”, kavuşamayan âşıklar Ümit ve Zarife’nin hikâyesini anlatır. Sözleri Kâmil Nizam Bigalı tarafından yazılmış ve Ahmet Yamacı tarafından derlenmiştir.
Çanakkale’nin Biga ilçesinde yaşayan Ümit ve Zarife birbirlerini çok sevmektedir. Ancak aileler arasındaki anlaşmazlıklar ve sosyal engeller nedeniyle bu iki âşık bir türlü bir araya gelemez.
Zarife ve Ümit birbirlerini çok sevseler de, Zarife’nin ailesinin siyasi görüşleri ile Ümit’in görüşlerinin uyuşmaması onlar için büyük bir engel oluşturmuş ama aralarındaki aşk hiçbir zaman azalmamıştır.
Zarife evde sürekli sessiz şekilde oturmakta ve oya işlemektedir. İşlediği oyalarla da sitemini, aşkını, hüznünü, özlemini ailesi ve çevresindekilere yansıtmaya çalışmıştır.
Ümit’in siyasi olaylar sebebiyle hapishaneye düşmesi ile kavuşmaları artık neredeyse imkânsız hâle gelmiştir. Hikâye, aynı adı taşıyan dizi film dışında, Babam ve Oğlum filminde de benzer bir kurguyla yansıtılmıştır.
Kavuşamayan bu iki âşığın birbirlerine duydukları hasret üzerine, Zarife’nin hislerini işlediği oyalardan esinlenip yazılmıştır.
Zarife, evde çaresizce sevgilisini düşünürken başındaki oyalı yazmasını (çemberini) eline alır. İçindeki hasreti, umutsuzluğu ve acıyı döktüğü şu dizeler türkünün temelini oluşturur:
Çemberimde gül oya
Gülmedim doya doya
Dertlere saldın beni
Gittin de gelmedin mi?
Zarife’nin aşkının ağırlığıyla yaktığı bu ağıt, kavuşamamanın ve özlemin simgesi hâline gelerek günümüze kadar ulaşmıştır.
Türkünün sözleri:
Çemberimde gül oya,
Gülmedim doya doya.
Dertlere karıyorum,
Günleri saya saya
Al beni kıyamam seni.
Pembe gül idim soldum,
Ak güle ibret oldum.
Karşı karşı dururken,
Yüzüne hasret kaldım
Al beni kıyamam seni.
Avlu dibi beklerim,
Vay benim emeklerim
Dümbeleği çala çala,
Yoruldu bileklerim
Al beni kıyamam seni.
Türkünün neler dediğine biraz bakarsak;
“Dertlere karmak” Türkçenin acayip üstün ifadelerindir. Dertlerin arasında karışıp yok olmayı söyler. Birçok derdinin olması yanında, başka bir anlatımıyla da tek bir derdin sonsuz derde denk düştüğünü ve/veya tek bir dertten binlerce dert doğduğunu anlatır da anlatır. “Dertlere karıyorum/Günleri saya saya” demekle o hasretin nasıl bir şey olduğunu haykırıyor ki “hasret” kavramı, özlemenin de ötesi bir duygudur. Özlemle eş anlamlı sanılması, şimdinin duygu ve zihin sığlığıyla, TDK mensuplarının basitlik ve bilgisizlikleriyle ilgili bir şey.
“Al beni, kıyamam seni.” Âh, ne kadar içten bir söyleyiş… Hem çocukça bir ruh hâli hem de çocukçalığın zıttıyla bir duygu bütünlüğü… “Kıyamam sana” değil de “kıyamam seni”…! (İki harflik farka kitap yazılır.)
“Pembe gül idim soldum,
Ak güle ibret oldum.”
Pembe gül soluklaştıkça rengi beyaza döner. Ama o öyle solmuş ki; ak güle ibretlik olacak kadar, işte öyle bir solmak…!
“Karşı karşı dururken,
Yüzüne hasret kaldım.”
O hasret ki; o karşı karşı duruşları bir mucize, masal ya da rüya mıydı diye düşündürür insana. Ki hiç beklenmeyen (ve bir aradayken yaşanan mutluluk kadar) ayrılığın hasreti de öyle büyük olur. Zaman, sevgilinin yanında ne kadar hızlı akıyorsa, sevgilinin hasretini yaşarken o kadar sonsuz ve acıtıcıdır. Ayrılığın, ölümden daha beter olmasıdır.
Eserin bütünlüğü içerisindeki kafiye zenginliğine hiç girmeyeceğim.
Mevlânâ’ya “Sözü biraz fazla uzatmışsın” demesince Yunus’un… Şöyle bir şey de diyelim, Türkçe öyle bir dildir ki, bir cümlesiyle yeni bir kültür sıfırdan inşa edilebilir.
Türküye dair şunu da belirtelim. Çemberde (tülbentte) gül oyası; derin bir aşkı, kavuşulamayan sevdayı, hüznü ve sadakati simgeler. Biz de bazı şiirlerimizde gül oyalı çemberden bahsetmişizdir vesselam!
Nihayetinde bu bir kavuşamama hikâyesi… Şimdi sorsalar; ona bir kez sarılmak mı yoksa bir ömür mü diye, cevap bellidir. (Zaten içinde, ona sarılmak olmayan bir ömür de çirkin bir ziyandır.) Fakat bir defa sarılmak bin ömür sürse de hep kısacıktır. Anların öyle en doyulmazı, en tanımsızıdır. Ona sarılmak, bu dünyanın üzerinde bir şeydir.
















