Bir yapboz (puzzle) aldım. On bin parçalık, yoğun kalabalıklı, çok renkli ve birbirine yakın renkleri olan bir resim… Koca bir masaya serdim. İlk gün hevesle kenar çerçevelerini oluşturmayı başardım. Tam on bir saat sürdü. Tabii ki yemek ve çay molası verdim. Ertesi gün on beş parça yerleştirebildim. Daha sonra yedi parça… Sonraki gün hiç koymadım. Ertesi gün de bakmadım. Sonraki gün sadece üç parça koydum. Sonra… Masanın üzerindeki varlığına alıştım ve öylece kaldı puzzle. Bir şeyin varlığına alışınca görmezden geliyorsunuz. İnsanlar için de böyle değil mi zaten? Varlığına alıştığınız insanların dertlerini sormak aklınıza bile gelmiyor. Zaten buradalar… Varsa dertleri söylemeliler!
Tüm her şeyi bir kenara bıraktım. Uzunca bir süre hiç oldum. Daha sonra bir akşam yemeğinin ardından elime yıllar önce yarım bıraktığım bir kitabı aldım. Önce arka kapağındaki yazıyı okudum. Uzun zamandır bir yazı okumadığımı anımsadım. Sadece uyarı yazılarını okuyordum son zamanlarda. Dikkat, kapan var! İtiniz. Sifonu çekmeyi unutmayın! Bulmak istediğiniz gibi bırakın!…
Kitaba en baştan tekrar başladım; dört yüz sayfa kadardı. Hiç başından kalkmadan okudum. Birkaç bardak kahve içip okumaya devam ettim. Bitirdiğimde uykum gelmemişti. Boşalan kahve bardağını mutfağa götürürken salondaki koca masaya gözüm ilişti. Aylar önce üzerine serdiğim puzzle öylece duruyordu. Boş kahve bardağını tezgâha bırakıp suyun altını yeniden açtım. Su ısınırken elimde, kahvesini koyup hazırladığım bardakla beklemeye başladım. Kendime soru sormayalı, kendimi muhasebe etmeyeli de uzun zaman olmuştu. Ben neredeyim? Ben ne oldum? Neydim ki? Ne olmak istiyorum? Yok olmak mı? Sürünmek mi? Yavaş yavaş çürümek mi? Sonra su kaynadı… İbriğinden akan kaynar suya bakıyordum. İbriği ısındığı için kaynayan su akmaya başladığı anda etrafına saçılan su damlaları elimi yakıyordu. Ama doldurmaya devam ettim. Çok da canım yanmıyordu. Hatta hiç yanmıyordu. Keşke her şeye böyle odaklanabilsem diye geçirdim içimden. Kahvemi aldım ve geç saat olmasına rağmen puzzle dökülü masanın başına oturdum ve başladım dizmeye…
Puzzle tamamlandığında üç gün geçtiğini anladım. Korktum birden. Yemek yemiş miydim? Su içmiş miydim? Nasıl bunca zaman uyumadım? Yoksa uyudum mu? Sanırım kahve doldururken ettiğim dua kabul olmuştu; odaklanmıştım…
Sonra bitirdiğim manzaranın önünde, gözlerim açık, ne kadar beklediğimi bilmiyorum. Duyduğum haz, bir işi bitirmiş olmanın verdiği hazların çok çok üstünde bir hazdı. Evet, süreç ne kadar acı verirse sonuç o kadar lezzetli oluyordu.
O gün karar verdim. Artık hiçbir şeyi yarıda bırakmayacaktım. Öyle de oldu… Ne kadar yarım kalan şey varsa tamamladım. Bu tamamlama görevine, sevmediğim dostlarıma yapmam gereken vedalarla başladım. Hep yarım bıraktığım için kızardım kendime. İnsanın kendine yapabileceği en kötü şey, sanırım, etmesi gereken vedaları ertelemesiydi. Bunun böyle olduğunu düşünüyorum çünkü çok rahatlamıştım. Daha ilk vedadan, onlar olmadan hayatım daha güzel olacak gibi hissetmeye başladım…
Sorun ne olursa olsun, yarım kalan şeyler bir gün birikerek TAM yük oluyor. Bunu anlamam ömrümün yarısına mal olmuş olsa da bir yarı ömür daha var önümde. Elbette sağlığım el verirse…


















