Başta herkes sosyal maskeler takar. Çoğu insan, evlilik sürecinde gerçekten olduğu gibi değil, olmak istediği gibi görünür. Ama evlendikten sonra maskeler düşer.
Sonra ne olur?
Hem kadın hem erkek, arzularını, isteklerini, bireysel kimliklerini bastırmaya başlar. Zamanla saygı kaybolur, eşler birbirini anlamaz olur. Anne-baba olunca, evliliğin tadını çıkaramadan çocuk merkezli bir hayata geçilir. Çocuk olmazsa panik başlar: “Ya boşanırsam?”, “Ya eksik görülürsem?”
Çocuk olduğunda ise eşler kendilerini unutup sadece ebeveyn kimliğine bürünürler. Gençliklerini, bireyselliklerini ve evliliklerini unutur, yalnızca “anne-baba” olurlar.
Ve bu döngü ilişkide soğukluk, ilgisizlik ve mutsuzluk meydana getirir. İnsan, eşinden göremediği ilgiyi ve sevgiyi başka yerlerde aramaya başlar. Bu da ya ihanete ya da boşanmaya sürükler.
Boşanma Sonrası Sendrom
Boşanma sonrası, kişinin içinde bastırdığı arzular ve özgürlük ihtiyacı patlar. Birçok insan, sanki ipini koparmış bir hayvan gibi hissettiğini söyler. Çünkü uzun süre bastırılan duygular bir anda serbest kalmıştır.
Bu yüzden bazı insanlar sürekli farklı insanlarla birlikte olur, hayatın hızına yetişmeye çalışır. Ama bir noktada bu da onlara mutluluk getirmez.
Ve yine aynı döngüye girerler:
“Ben yalnız yaşlanamam. Yeniden evlenmeliyim.”
Ancak kendini geliştirmiş, olgunlaşmış insanlar bu süreçten ders alır. Zamanı, kendini büyütmek, olgunlaştırmak ve doğru kişiyle gerçekten bir hayatı paylaşmak için kullanırlar.
Evlilik Hayatın Tek Amacı Değildir
Maalesef bizim toplumumuzda evlilik, tek hedef gibi görülüyor. Oysa hayat, sadece bir evlilikten ibaret değil.
Yaşamak için evlenmek zorunda değiliz. Önce kendimizi tanımalıyız. Gerçekten ne istediğimizi anlamalıyız. Ve hayatın sunduğu tüm güzellikleri fark etmeliyiz.
Evlilik, bilinçli ve hazır bireyler için güzel bir birlikteliktir. Ama sırf toplum baskısı yüzünden girilen bir evlilik, büyük bir hapis olabilir.
Belki de asıl mesele şu:
Biz evliliği mi istiyoruz, yoksa toplumun onayını mı?

















