İnsan çok şey öğrendi; fakat ne için yaşadığını unuttu.
Gökyüzünü ölçtü, toprağın derinliklerine indi, atomu parçaladı, makineleri düşündürmeye başladı. Uzakları yakın, zor olanı kolay hâle getirdi. Fakat bütün bu ilerlemenin ortasında kendisine yabancılaştı. Eşyaya hükmettikçe nefsine yenildi; dünyayı aydınlattıkça kendi içini karanlığa gömdü.
Bilgi çoğaldı, insan küçüldü.
Çünkü çağımızda bilgi, insanı hakikate götüren bir vasıta olmaktan çıkarılarak güç, makam, kazanç ve üstünlük sağlayan bir sermayeye dönüştürüldü.
İlmin içinden hikmet; eğitimin içinden ahlâk; çalışmanın içinden kulluk bilinci çekilip alındı. Geriye diplomalarla süslenmiş büyük bir boşluk kaldı.
Modern insan, bilginin taşlarından kendi kibir putlarını yonttu. Sonra o putların önünde eğilerek kendisini özgür zannetti.
Bilmek, İnsan Olmaya Yetmiyor
Kur’ân-ı Kerîm, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”
Ancak burada övülen bilgi, zihnin ezberlerle şişirilmesi değildir. Diyanet tefsirinde bu âyet açıklanırken bilginin, insanlığın hayrına kullanılmasının âlimin sorumluluğu olduğu özellikle belirtilir. Yani Kur’an’ın değer verdiği bilgi; insanı Rabbine yaklaştıran, sorumluluğunu artıran ve başkasının derdiyle dertlendiren bilgidir.
Her bilen âlim değildir.
Her diploma sahibi eğitimli değildir.
Her çok okuyan, hakikati bulmuş, anlamış değildir.
İnsanın hafızasına binlerce cümle yerleştirilebilir. Formüller, kanun maddeleri, kuramlar, tarihler ve tanımlar ezberletilebilir. Fakat bütün bu bilgiler onun merhametini büyütmüyor, adalet duygusunu güçlendirmiyor, nefsini terbiye etmiyor ve mazlum karşısındaki sorumluluğunu hatırlatmıyorsa ortada eğitim değil, yalnızca zihinsel bir depolama faaliyeti vardır.
Bilginin insanı değerli kılması için zihinden kalbe, kalpten iradeye, iradeden davranışa geçmesi gerekir.
Aksi hâlde bilgi, sahibinin cehaletini ortadan kaldırmak yerine kibrini büyütür. İnsan bilmedikleri sebebiyle değil, bildiklerini mutlaklaştırarak kendisini herkesten üstün görmesi sebebiyle daha tehlikeli bir cahile dönüşebilir.
İslam’ın ilk emri “Oku”dur; fakat bu emir başıboş, gayesiz ve ahlâksız bir okuma çağrısı değildir. “Yaratan Rabbinin adıyla oku” buyruğudur. Aynı sûrenin devamında ise insanın kendisini yeterli gördüğünde azgınlaşacağı bildirilir.
Demek ki okuma, Yaratan’dan koparıldığında insanı hakikate değil, kendine tapınmaya götürebilir.
Rabbinin adıyla okumayan kişi, kâinatı bir emanet olarak değil, yağmalanacak bir mülk olarak görür. Bilgiyi insanlığın yararına değil, iktidarını genişletmek için kullanır. Tabiatı sömürür, insanı üretim aracına indirger, merhameti zayıflık, kanaati başarısızlık, fedakârlığı aptallık sayar.
Böylece okuldan mezun olmuş; fakat insanlık mektebine hiç girememiş bir nesil ortaya çıkar.
Bugün dünyanın en büyük eğitim kurumlarının bile yeniden “Eğitimin amacı nedir?” sorusunu sorması tesadüf değildir. Çünkü insanlık, araçları çoğaltırken gayeyi kaybetmiştir.
Nasıl yapılacağını biliyoruz; fakat neden yapılması gerektiğini bilmiyoruz.
Daha hızlı üretiyoruz; fakat neye yetiştiğimiz belli değil.
Daha fazla kazanıyoruz; fakat neyi kaybettiğimizi hesaplamıyoruz.
İnsan ortalama yetmiş yıllık bir ömrün çocukluk ve yaşlılık dışındaki en diri yıllarını, çoğu zaman daha yüksek maaş getirecek bir meslek edinmek için hazırlık yaparak geçiriyor. Yıllarca sınavlara hazırlanıyor, belgeler topluyor, makamların merdivenlerini çıkıyor. Sonunda iyi bir mesleği, dolgun bir maaşı ve toplumun saygı duyduğu bir unvanı olabilir.
Evleri büyütüp aileleri küçülten, sofraları zenginleştirip muhabbeti azaltan, hesapları kabartıp kalpleri yoksullaştıran bir düzenin “ilerleme” olarak sunulması büyük bir aldanıştır.
Çünkü ömür, yalnızca kazanılan para ile değil; dokunulan hayatlarla, giderilen kederlerle, savunulan haklarla ve Allah’ın rızası uğrunda yapılan iyiliklerle değer kazanır. İyilik, biçimsel görüntülerden ibaret değildir. Kur’an gerçek erdemi; imanla beraber malı ihtiyaç sahipleriyle paylaşmak, verilen sözü tutmak ve zorluk karşısında sabretmek gibi somut ahlâkî davranışlarla tarif eder.
Demek ki insanın değeri, sahip olduklarının çokluğunda değil; sahip olduklarıyla ne yaptığına bakılarak anlaşılır.
Çağımızın insana sunduğu hayat tasavvuru son derece sığdır:
Daha çok kazan.
Daha çok tüket.
Daha çok görün.
Daha çok eğlen.
Kimseye muhtaç olma.
Kimsenin yükünü taşıma.
Kendini düşün ve hayatın tadını çıkar.
Bu anlayış insanı özgürleştirmemekte; onu arzularının kölesine dönüştürmektedir.
İnsan, sürekli haz arayan fakat hiçbir hazla doymayan bir varlık hâline gelmektedir. Çünkü nefsin talepleri karşılandıkça büyür.
Nefsine her istediğini veren insan özgür değil, esirdir. Kalbi yalnızca dünyaya bağlanan insan zengin değil, yoksuldur. Her şeye sahip olup kimseyi sevemeyen insan başarılı değil, kayıptadır.
İnsanın yaratılışında akıl vardır; doğruyu yanlıştan ayırsın diye. Kalp vardır; merhamet etsin, sevsin ve hakikati hissetsin diye. Vicdan vardır; zulüm karşısında rahatsız olsun diye. İrade vardır; kötülüğe direnip iyiliği seçsin diye.
Bütün bu nimetlere sahip bir varlığın hayatını yalnızca yiyip içmeye, eğlenmeye, biriktirmeye ve kendisini başkalarına göstermeye indirgemesi, kendi yaratılışına karşı işlediği büyük bir haksızlıktır.
İnsan, midesinin taşıyıcısı değildir.
İnsan, maaşının memuru değildir.
İnsan, nefsinin eğlence aracı değildir.
İnsan; emaneti yüklenen, hakkı savunan, iyiliği çoğaltan ve ömrünü bir şahitliğe dönüştürmekle sorumlu olan varlıktır.
Modern insanın en büyük yoksulluğu parasızlık değil, sevgisizliktir.
Kalabalıkların içinde yalnız, iletişim ağlarının ortasında irtibatsız, yüzlerce kişiye ulaşabildiği hâlde kimsenin kalbine dokunamayan insanlar çoğalmaktadır.
Çünkü menfaatin hüküm sürdüğü yerde gerçek dostluk; rekabetin kutsandığı yerde kardeşlik; bencilliğin başarı sayıldığı yerde fedakârlık gelişmez.
İnsanlar birbirini sevmek için değil, kullanmak için tanımaya başlar.
Makamı bitenin dostluğu biter.
Parası tükenenin çevresi dağılır.
Gücü azalanın telefonu susar.
Böyle bir toplumda ilişkiler kalpten değil, hesaptan kurulur. İnsan, başkasını bir kardeş olarak değil; kendisine sağlayacağı fayda ölçüsünde değerli bir araç olarak görür. Neticede kimse gerçekten sevilmez. Çünkü menfaatin sevgi kılığına girdiği yerde sadakat barınamaz.
Oysa insanın kendisini gerçekleştirmesi yalnız başına yükselmesiyle değil, başkalarını da ayağa kaldırmasıyla mümkündür. Asr sûresi kurtuluşu yalnızca iman ve bireysel iyilikle değil; hakkı ve sabrı birbirine tavsiye eden toplumsal bir sorumlulukla birlikte anlatır.
Kurtuluş ferdî bir kaçış değil, birlikte insan kalma mücadelesidir.
İman, hayata sonradan eklenen törensel bir ayrıntı değildir. Hayatın bütün parçalarını yerli yerine koyan merkezdir.
İman yoksa bilgi anlamını kaybeder.
Ahlâk yoksa güç zulme dönüşür.
Merhamet yoksa hukuk soğuk bir mekanizmaya döner.
Hesap bilinci yoksa insan, çıkarı için her şeyi meşru görebilir.
İman, insana nereden geldiğini, niçin yaşadığını ve nereye döneceğini öğretir. Ahlâk ise bu inancın hayattaki düzenidir. İman kalpte saklanan bir iddia değil; bakışa, söze, kazanca, harcamaya, aileye, komşuya, mazluma ve bütün mahlûkata yansıyan bir sorumluluktur.
İşte çağın unuttuğu temel hakikat budur:
İnsanın yükselişi, sahip olduklarını çoğaltmasıyla değil; nefsinin ağırlıklarından kurtulmasıyla gerçekleşir.
Eğitim yeniden insan yetiştirmelidir.
Yalnızca meslek sahibi değil, mesuliyet sahibi insanlar…
Yalnızca konuşan değil, sözüne sadık kalan insanlar…
Yalnızca kazanan değil, kazandığından paylaşan insanlar…
Yalnızca bilen değil, bildiğiyle amel eden insanlar…
Yalnızca kendisi için yaşayan değil, başkasının yarasını kendi yarası bilen insanlar… Çocuklara yalnızca nasıl para kazanacaklarını öğretmek yetmez. Paranın nerede helâl, nerede haram; nerede nimet, nerede imtihan olduğunu da öğretmek gerekir.
Çünkü insanı insan yapan, başkalarının üzerine basarak ulaştığı yükseklik değil; düşeni kaldırmak için eğilebildiği derinliktir.
İlim yeniden hikmetle buluşmalıdır.
Hikmet marifetle…
Marifet ahlâkla…
Ahlâk imanla…
İnsan da yeniden yaratılış gayesiyle buluşmalıdır.
Aksi hâlde diplomalı cahiller, eğitimli zalimler, bilgili sömürücüler ve teknolojik imkânlarla donatılmış vicdansızlar üretmeye devam ederiz.
Binalar yükselir; insanlık alçalır. Şehirler aydınlanır; kalpler kararır. Ömürler uzar; fakat hayatın anlamı kısalır.
Sonunda insan yetmiş yıllık ömrünü dünyaya yetişmeye çalışarak tüketir; fakat kendisine, Rabbine ve hakikate ulaşamadan göçüp gider.
Geride para kalır, makam kalır, eşya kalır… Fakat insan kalmaz.
Oysa insanın onuruna, haysiyetine ve şerefine yakışan hayat; imanla anlamlandırılmış, ahlâkla düzenlenmiş, ilimle aydınlanmış, hikmetle derinleşmiş ve iyilikle başkalarının hayatına dokunmuş bir hayattır.
















