Herkesin hayatında eksiklikler olduğu gibi senin de hayatında dolmayan boşluklar var, değil mi? İşte hepimiz bir gün her şeyin yerine oturacağına inanarak büyüdük. Eksik kalan parçaların tamamlanacağına, cevapsız soruların bir gün anlam kazanacağına, içimizi kemiren sessizliklerin yerini huzurun alacağına… Hayatı, son sayfasına ulaştığımızda bütün sırlarını açıklayacak bir roman gibi gördük. Sabrettik. Bekledik. Umduk.
Oysa şunu bilmeliyiz ki hayat, sandığımız gibi kusursuz bir hikâye yazmıyordu.
Bazı cümleler yarım kaldı. Bazı insanlar hiçbir açıklama yapmadan hayatımızdan çıktı. Bazı vedaların nedenini hiç öğrenemedik.
Belki de yanıldığımız şey, mutlu olabilmek için her şeyin eksiksiz olmasını beklemekti. Oysa eksikler de bize aitti. Kaybettiklerimiz kadar bulduklarımız, kırıldığımız kadar güçlendiğimiz anlar da hayatın kendisiydi. Bazen çözülemeyen düğümler bizi biz yaptı. Kapanmayan yaralar, başkalarının acısını anlayabilmemizi sağladı. Tamamlanmayan hikâyeler ise içimizde yeni yollar açtı.
Hayatta her şeyi bilmemek, her şeyi kontrol edememek, her sonun ardından yeni bir başlangıcın ihtimalini taşımak… Hayat buydu aslında…
Çünkü insan, bütün cevapları bulduğunda değil; cevap aramaya devam ederken büyüyor. Her bilinmezlik çözüldüğünde değil; çözülmeyenlerle yaşamayı öğrendiğinde olgunlaşıyor. Ve huzur, hayatın bütün boşluklarını doldurmakta değil; o boşluklarla barışabilmekte saklı.
Sevebilmek, affedebilmek, vazgeçebilmek ve yeniden başlayabilmek… Çünkü bazı hikâyeler mutlu sonla değil, bize kattıklarıyla güzeldir.
Ve belki de hayat, hiçbir zaman bütün soruları cevaplamak için var olmadı. Belki de asıl amacı, bize doğru soruları sormayı öğretmekti.
Kendimize şu soruyu soralım, zaten sonrasında uzun uzun düşüneceğiz.
“Buraya sadece uyumak – uyanmak ve karnımı doyurmak için mi geldim?”

















