Bu ayki yazımızda hac ve umre ibadetlerini ele almak istedim. Çocukluğumdan beri hep dile getirilen ancak bu konuda kimsenin de bir şey yapmadığı bir konu maalesef.
Esas değineceğimiz konuya geçmeden önce hac ve umre ibadetini kısaca ele alalım.
Dünyanın yaratılmasından sonra Hazreti Âdem (a.s.) ve Hz. Havva (a.s.)’ın Allah tarafından cennetten dünyaya imtihan için gönderildikten sonra yeryüzünde bir mabet (ibadet) yeri yaptıkları veya temellerini attıkları yer olarak Kâbe kabul edilir.
Yıllar içerisinde gelişen doğa olayları ve farklı nedenlerle Kâbe insanlar tarafından unutulur veya temel hâlindeyken kaybolur. Sonra Hz. İbrahim (a.s.) ve oğlu Hz. İsmail (a.s.) tarafından Kâbe’nin temelleri bulunup tekrardan o temel üzerine Kâbe’yi tekrardan inşa ederler. Hz. İbrahim, Allah’ın emriyle insanları Kâbe’yi hac etmeye çağırır ve inanan insanlar Hz. İbrahim (a.s.)’in öğrettiği gibi hac vazifelerini yaparlar. Zaman geçtikçe insanlar tevhid dininden uzaklaşır. Kâbe’yi putlarla doldururlar ve tevhid inancındaki haccın farzlarına batıl inançlar ve ibadetler eklerler ve Kâbe’yi çıplak tavaf etme gibi yanlış eylemler ile ibadet etmeye çalışırlar.
İslam gelip, Mekke’nin fethi gerçekleşip Kâbe ve Mekke putlardan temizlendikten sonra hicretin 9. yılında (miladi 631) hac Müslümanlara farz kılınır ve farz kılındığı yıl Hz. Ebû Bekir hac emiri tayin edilir. Bir sonraki yıl ise İki Cihan Güneşi, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) Müslümanlarla birlikte hayatının tek haccı olan Veda Haccı’nı yaparak haccın nasıl yapılacağını, ibadet şeklini Müslümanlara göstererek gerçekleştirir.
İslam’ın beş şartlarından biri olan, ekonomik gücü ve sağlığı yerinde olan her Müslümana bir kereye mahsus farz olan temel bir ibadettir.
Hac ile ilgili farz olan ayetlerine ve hadislerine de bakalım:
“Haccı ve umreyi Allah için eksiksiz yerine getirin; engellenirseniz kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurban, mahalline ulaşıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Fakat içinizden biri hasta ise veya başından bir rahatsızlığı varsa (tıraşını olup) oruç veya sadaka yahut kurban olarak bir fidye ödesin. Güvenlikte olduğunuzda hacdan önce umre yapan kişi, gücünün elverdiği türden bir kurban kessin. Bulamayan ise hac sırasında üç gün, döndükten sonra da yedi gün, yani tam on gün oruç tutmalıdır. Bu, ailesi Mescid-i Harâm civarında oturmayanlar içindir. Allah’ın buyruğuna saygılı olun ve bilin ki Allah’ın cezalandırması çok şiddetlidir.” (Bakara Suresi/196)
“Gerçek şu ki, insanlar için yapılmış olan ilk ev, âlemlere bir hidayet ve bir bereket kaynağı olan Mekke’deki evdir. Orada apaçık deliller, İbrâhim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Gitmeye gücü yetenin o evi ziyaret etmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.
Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir.”
(Âl-i İmrân Suresi/96-97)
Hac ile ilgili ayet nazil olunca Peygamberimiz Hz. Resûlullah (s.a.v.) bir hutbe vererek Müslümanlara bu mükellefiyetlerini şöyle bildirdi:
“Ey insanlar, hac üzerinize farz kılındı. O hâlde haccediniz.” (Müsned, 1:255; Müslim, 2:975)
Resûl-i Ekrem’in bu tebliği üzerine sahabîler, “Yâ Resûlallah, her yıl mı?” diye sordular. Peygamber Efendimiz, cevap vermeyerek sustu. Aynı sualin sahabîler tarafından üçüncü kere tekrarlanmasından sonra Peygamberimiz (s.a.v.):
“Hayır! Her yıl değil. Şayet ‘Evet’ demiş olsaydım, muhakkak ki her sene haccetmek üzerinize farz olurdu. Ve siz buna güç yetiremezdiniz.” (Müsned, 2:113; Müslim, 2:975.)
Peygamber Efendimiz, ashab-ı kiramın aynı şeyi tekrar tekrar sormasından dolayı da şu dersi verdi: “Ben bir şey teklif etmeyerek sizi kendi hâlinize bıraktıkça, siz de beni kendi hâlime bırakınız. Muhakkak ki sizden evvelki milletler ancak çok sual sormaları ve peygamberlerine karşı muhalefetleri yüzünden helâk olmuşlardır. Binaenaleyh, ben size bir şey emrettiğimde, siz bundan gücünüzün yettiği kadar yapınız. Bir şeyden de sizi nehyettiğimde, artık onu terk ediniz.” (Müslim, 4:102)
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır: “İslâm dini beş esas üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın resulü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, hacca gitmek ve ramazan orucunu tutmak.” (Buhârî, Îmân 1, 2; Tefsîru sûre (2), 30; Müslim, Îmân 19-22. Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 3; Nesâî, Îmân 13)
Haccın tarihsel süreci içerisinde Hz. Âdem (a.s.) ile başlayan, Son Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) ile kâmile ulaşan bir ibadet olduğunu ifade etmeye çalıştım.
Aslında ifade etmek istediğim konuya geleyim.
Bu kıymetli ibadeti günümüzde yapmak için yıllarca para biriktiren Müslümanların, bu ibadeti yapmak nasip olduktan sonra onları ekonomik olarak büyük sıkıntılara sokacak toplumdaki davranışlar ve beklentilerden bahsetmek istiyorum. Hac ve umre tavafı yapan insanların memleketine geldiklerinde, gelen insanlara ikram olarak sunmak zorunda kaldıkları hediyeler, bu vazifeyi yapanlar üzerinden büyük bir ekonomik sıkıntı oluşturuyor. Maalesef bu ibadeti yerine getiren insanlar, yaşadıkları toplumda söz olmasın diye istemeyerek ve ekonomik olarak kendisini sıkıntıya da soksa bu hediyeleri getirmek zorunda kalıyorlar. Getirmeyenler veya az bir hediye çeşidiyle gelenler ise yıllarca dilden dile söylenip gidiyor. Yıllar geçse, o hacı hayatını kaybedip ahirete intikal etse bile çocuklarını gördüklerinde de onlara babasının hacca gidip işte bu kadar hediye getirdiği ifade edilebilmekte. Bu da toplum içinde bu ibadete niyetlenenler üzerinde büyük bir baskı ve psikolojik etki meydana getirmekte. O insan Allah’ın farz ettiği hac görevini mi yapsın yoksa hacdan geldikten sonra o insanların gönlünü memnun edip toplumda konuşulmamasını mı düşünüp ona göre hareket etsin? Bu durum umre ibadeti için de geçerli olsa da en fazla hac ibadetinde daha etkin bir şekilde yaşandığını ifade edeyim. Toplumumuzda yaşanan bu durumların zamanla ortadan kalkması umuduyla.
Bir sonraki yazımızda görüşmek ümidiyle.
















