Geçtiğimiz günlerde bir öğrencinin “Hocam, hangisini seçersem seçeyim sonradan pişman olacakmışım gibi geliyor.” cümlesi üzerine uzun uzun düşündüm. Aslında söylediği şey yalnızca bir öğrencinin tercih kaygısı değildi. Birçoğumuzun hayatın farklı dönemlerinde yaşadığı o tanıdık duyguydu: Bir karar vermek istiyoruz ama kararın arkasından gelecek ihtimallerden korkuyoruz. “Ya yanlışsa?” sorusu bazen öyle büyüyor ki insan, hiçbir şey yapmamayı güvenli bir seçenek sanmaya başlıyor.
Oysa karar vermemek de bir karardır. İşinden memnun olmayan ama yıllarca değiştirmeyen bir yetişkin, gitmek istediği bölümü seçmeye cesaret edemeyen bir genç, kendisini mutsuz eden bir ilişkinin içinde sırf “sonra ne olacak?” diye kalmaya devam eden biri… Hepsinin ortak noktasında çoğu zaman seçeneklerin fazlalığından çok, belirsizliğe duyulan rahatsızlık var. İnsan önünü görmek istiyor. Attığı adımın nereye çıkacağını bilmek, mümkünse hiçbir bedel ödemeden doğru seçimi yapmak istiyor. Fakat hayatın böyle bir kullanım kılavuzu yok.
Psikolojik danışmanlıkta özellikle gençlerle çalışırken bunu daha yakından görüyorum. Bir öğrenci sınav sonucundan çok, o sonucun kendisi hakkında ne söyleyeceğinden endişe edebiliyor. “Ya kazanamazsam?” sorusunun arkasından hemen başka bir soru geliyor: “Peki o zaman ben ne olacağım?” İşte burada sınav, tercih ya da okul olmaktan çıkıyor; kişinin kendilik algısına dokunuyor. Oysa bir sınav sonucu yalnızca bir sonuçtur. Bir insanın kapasitesinin, karakterinin ya da geleceğinin tamamını anlatmaz. Bazen tek bir sonuca hayatımızın bütün anlamını yükleyerek kendimizi gereğinden fazla sıkıştırıyoruz.
Yetişkinlerde de durum çok farklı değil. “Bu işi bıraksam ne yaparım?”, “Bu ilişkiyi bitirirsem yalnız kalır mıyım?”, “Şimdi yeniden başlamak için geç mi?” derken insan, henüz yaşanmamış bir geleceğin bütün yükünü bugünden taşımaya başlıyor. Sonra da yoruluyor. Oysa henüz yaşanmamış bir hayatın hesabını bugünden ödemek mümkün değil. Geleceğin bütün ihtimallerini kontrol etmeye çalışmak, çoğu zaman insanı bugünün içinden çıkarıyor.
Bir başka mesele de çevrenin sesi. Bazen ne istediğimizi biliyoruz ama kararımızın başkalarında bırakacağı etkiyi düşünmekten kendi sesimizi duyamıyoruz. Ailenin beklentisi, arkadaşların düşüncesi, toplumun “doğru hayat” tarifleri… İnsan bir süre sonra “Ben ne istiyorum?” sorusundan önce “Benden ne bekleniyor?” sorusunu sormaya başlıyor. Bu da hayatın direksiyonunu yavaş yavaş başkasına bırakmak anlamına geliyor.
Elbette karar vermek, düşünmeden hareket etmek demek değil. Önemli bir seçimin artılarını ve eksilerini değerlendirmek, bilgi toplamak, gerektiğinde fikir almak son derece sağlıklı. Fakat bir noktadan sonra düşünmek yerine aynı korkunun etrafında dönmeye başladıysak, artık karar vermeye değil, kaygımızı yatıştırmaya çalışıyor olabiliriz. Bunu ayırt etmek önemli. Çünkü bazen ihtiyacımız olan şey daha fazla bilgi değil, elimizdeki bilgilerle hareket edebileceğimize dair biraz güven.
Belki de bize çocukluktan beri yanlış bir şey öğretiliyor: “Doğru kararı verirsen her şey yolunda gider.” Hayat böyle işlemiyor. Bazen çok doğru olduğunu düşündüğümüz bir seçim bizi zorlayabiliyor, bazen de yanlış sandığımız bir yol bize hiç beklemediğimiz bir şey öğretiyor. İnsan verdiği kararların toplamından ibaret değil. Yönünü değiştirebilir, fikrini değiştirebilir, yeniden başlayabilir. Bir kararın yanlış çıkması, insanın yanlış biri olduğu anlamına gelmez.
Bu yüzden bazen kendimize “Doğru olan hangisi?” diye sormadan önce daha sade bir soru sormak gerekiyor: “Ben ne istiyorum ve neden bundan korkuyorum?”
Belki cevabı hemen bulamayacağız. Belki verdiğimiz kararın sonucunu da önceden bilemeyeceğiz. Ama hayatın bütün yollarını önceden görmek zorunda değiliz. Bazen insanın ihtiyacı yolun sonunu görmek değil, önündeki ilk adımı görebilmektir.
Çünkü hayat, doğru kararı vereceğimizden emin olduğumuzda değil; kararımızın sonucunu her zaman kontrol edemeyeceğimizi kabul ettiğimizde biraz daha yaşamaya başlar.
















