Bazı yorgunlukların dinlenerek geçmediğini fark ettiğim günlerden beri insanı daha dikkatli dinliyorum. Çünkü kimi zaman sorun yapılan işin çokluğu değil, yapılan her şeyin bir ispat çabasına dönüşmesidir. Danışmanlık sürecinde farklı yaşlardan birçok insanda ortak bir cümleyle karşılaşıyorum: “Ne yaparsam yapayım yetmiyor.” İlk bakışta bu söz, yoğun bir hayatın şikâyeti gibi görünür. Oysa biraz derine indiğinizde, bunun çoğu zaman başarıyla değil; değerli olabilme ihtiyacıyla ilgili olduğunu görürsünüz.
İnsan, doğduğu andan itibaren görülmeye ve kabul edilmeye ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç karşılandığında kendilik algısı daha sağlam gelişir. Ancak sevginin başarıya, uslu olmaya, fedakârlığa ya da başkalarının beklentilerini karşılamaya bağlandığı ortamlarda büyüyen bireyler, zamanla farklı bir inanç geliştirir: “Olduğum hâlim yeterli değil; değer görmek için sürekli bir şey başarmalıyım.” İşte o andan itibaren hayat, yaşanacak bir yol olmaktan çıkar; bitmeyen bir sınava dönüşür.
Bu insanlar dışarıdan bakıldığında oldukça başarılı olabilir. Çalışkandırlar, sorumluluk sahibidirler, çevreleri tarafından takdir edilirler. Fakat ilginç bir çelişki yaşarlar. Aldıkları övgü birkaç dakika iyi hissettirir, ardından zihin yeni bir hedef belirler. Çünkü mesele başarı değildir; başarıyla doldurulmaya çalışılan boşluktur. İnsan, kendi değerini yalnızca performansına bağladığında hiçbir başarı uzun süre yeterli gelmez. Bir hedefe ulaşıldığında kısa süreli bir rahatlama yaşanır, ardından aynı döngü yeniden başlar.
Bu durum yalnızca iş hayatında ya da eğitimde görülmez. Bazıları iyi bir eş olduğunu kanıtlamaya çalışır, bazıları kusursuz bir anne ya da baba olmaya, bazıları herkesin yardımına koşarak “iyi insan” olduğunu ispat etmeye uğraşır. Davranışlar değişir ama temel ihtiyaç aynıdır: “Lütfen bana, yeterli olduğumu söyleyin.” Ne yazık ki bu cümle dışarıdan ne kadar çok duyulursa duyulsun, içeride kabul görmediği sürece kalıcı bir etki bırakmaz.
Psikolojik danışmanlık sürecinde en önemli farkındalıklardan biri şudur: Kendini sürekli kanıtlamaya çalışan insanlar, çoğu zaman en sert eleştiriyi yine kendilerine yöneltir. Başkalarının fark etmediği küçük hatalar onlar için büyük başarısızlıklara dönüşebilir. Dinlenirken suçluluk hisseder, yardım isterken yetersiz olduklarını düşünür, hata yaptıklarında ise yalnızca davranışlarını değil, bütün kişiliklerini sorgularlar. Zamanla bu iç ses o kadar güçlenir ki kişi, dışarıdan eleştirilmese bile kendi içinde hiç bitmeyen bir mahkeme kurar.
Oysa psikolojik olgunluk, kendini kusursuz hâle getirmek değil; kusurlarıyla birlikte kendini kabul edebilmektir. İnsan değerini yalnızca başarılarından alıyorsa, başarısızlık yaşadığı her an kimliğini de kaybetme korkusu hisseder. Oysa bir sınav sonucu, bir iş görüşmesi, bir ilişkinin sona ermesi ya da yapılan bir hata; insanın değerini belirlemez. Bunlar yaşamın parçalarıdır, kimliğin tamamı değil.
Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur: “Ben gerçekten gelişmek için mi çabalıyorum, yoksa değerli olduğumu kanıtlamak için mi?” Bu iki motivasyon birbirine çok benzer görünür ama insanın ruhunda bıraktığı iz tamamen farklıdır. Gelişmek insana canlılık verir; kendini kanıtlamak ise sürekli bir eksiklik hissi üretir.
Belki de en büyük özgürlük, herkes tarafından alkışlanmak değildir. En büyük özgürlük, alkış olmadığında da kendi değerinden şüphe etmemektir. Çünkü insan, kendini kanıtlamayı bıraktığında potansiyelinden vazgeçmiş olmaz; aksine, ilk kez gerçekten kendisi olmaya cesaret eder. Ve bazen ruhu en çok dinlendiren şey, daha fazlasını yapmak değil, olduğu hâlin de değerli olduğunu kabul edebilmektir.
















