Ön ve yan cephesi kurumuş sarmaşıkla kaplı, Nina Ricci bordosuna çalan üç katlı binayla, işlevsizliği her hâlinden anlaşılan paravanın balkonu arasına sıkışmış akşam bulutlarını izliyorum. Dikkatimi çatık kaşımdan yukarı kaydırıp -bir zahmet- irticalen dağılımlarına harcıyorum.
Uzaktan seçemediğim, anonim ağaçlar gölgelerini sallıyor karanlığa. Hüzünlüyüm; üstelik hüzünlenmek için ne Eylül’e, ne Ekim’e ihtiyacım var. Yazın ışıklı pası hüznün geometrik kuşlarını bırakıyor kırsala, sarartıyor tarlaları. Havayı kuşlar değil, bilinmeyene özlem, çok kullanımlı hasret deliyor çaktırmadan. Tek başınalığa övgü şiirlerinin bile içi soğutmayacağı enlem ve boylamdayım. Vaktim bol, gönlüm kayıplara karışıyor. Allah’ın rahmeti öğütecek akla ziyan fikirlerimi. İyi bilenmiş keskin bir bıçak gibi, yüzünü tanıdığım herkes. Gidememişler korosu.
Günlüğüme karaladığım sonuçları keşke gömebilsem Dorlisheim bağlarına, Ren Nehri’ne, şimdiye kadar uzanmış olduğum tüm kumsallara. Ve bittabi acıları da. Acıyla halvet olunur da, acıdan ölünür mü hiç?
Yok sayabilir miyiz bu soyut ve çıplak eğilimi?
Sıradan hiçbir eylemimiz, koyduğumuz yerde durmuyor; yeni bir evren doğuruyor yılların peşine takılıp fakat yaşamımızı dolduramıyor. Bak sokak lambalarına! Sessizce yalnızlığa gölge veriyor, onun gececil bir uzantısı gibi çift yastığa gömülüyor.
İnsan doğduğundan itibaren hep yalnız ve kapısını her kapattığında tükeniyor, tahta istifliyor, kefen beyazını donduruyor karların düşmesiyle, gözlerinin ve evinin içini bulutla güneşle, insanın hayatını mahveden güzel günlerle dolduruyor, apansız ölüyor; bir damla kan dalgalanıyor fâni bedeninde, sonra tekrar ölüyor.
Evrendeki yerimizi konumlandırmakta suyu emen mazgallar kadar mahir değiliz; onların yol yüzeyindeki metalik işlevselliğiyle aşık atamayız.
Fark ettim de, varlığın canı olmak o kadar kolay iş değil. Birine can olmak ise imkânsız. “Canım” hitabı ise içi boş, kof bir sesleniş. Karşındakine ağız alışkanlığıyla veya içten de olsa ‘canım’ demenin sevgi, dostluk belirtisi addedildiği dönemi çoktan yitirdik. Yeni literatüre kankalar, aşko kuşkolar, bro’lar, minik fareler, queen’ler, kuzumlar yerleşmiş.
Anneme, yaşadığı süre boyunca her gün “canım” demeyi, sevgimi duyurmayı ne çok isterdim, olmadı. Kalbimin değil ama dilimin üzerinde pek eğretiydi. Kardeşlerime ve dostlarıma parmak ucuyla kaydırdığım mesajlarda gönderdim defalarca bu sözcüğü. Oysa sevgi, dillendirildikçe şaha kalkar.
Gözlüğüm tepemde düşme tehlikesi geçiriyor ve bu benim hiç umurumda değil. Gözlüğe henüz şiir yazmadım, Haydar Ergülen gibi. Cansız nesnelerin dilini iyi bilsem de gözlüklerimi kaybetmekten bir türlü imtina edemiyorum; zira beni temsil etmiyorlar. Bu aracılı, yapay görüşe alışamadım.
Arabalar az da olsa vızırdıyor sokakta. Dünya Kupası maçları başlayalı beş gün oldu; ıssızlığa yasladı kafayı bu Alman kasabası.
Dışarıya sandalye attım, oturuyorum. Günün sonunda alacağını alsa, vereceğini verse de bu mavi gezegen, içinde “dünya” sözcüğü geçen her şeye sinir oluyorum.
Şu an tahmin ettiğim yerde misin bilmiyorum fakat pembe kuleli krallığında halüsinatif zaferlerini kutluyor olmalısın. Dün ve ondan önceki üç gün boyunca geberiyordum, dağılmış kalbimin parçalarını eve gidene kadar avucumda tuttum; gerçekten tuttum bak, bu kutsal iş için. Şaka yaptım, hahaha, şaka! Gerçi seninle boy ölçüşemem şaka konusunda. Keşke yarılsaydım da içime kaçsaydı bu aşağılık dünya.
İnsan her yere sığıyor da kalbin mekânı yok, mezarı çok; kalp bedenden büyük, egon daha da büyük; öyle ki patlayacak büyüklüğünden.
Karşı barın pembe ışıklı raflarındaki kadehlerin de bilinçaltı ve egosu var mı acaba? Seninkini en başından gördümdü; hani ciğerini bilmek de deniliyor buna Türk deyimleri sözlüğünde? Bu kadehlerin silüetleri bile hangisinin daha ışıklı olduğu yarışındalar. Bulgarca konuşmalar yayılıyor görmediğim kendi hâlindeki masalara. Sulu öpüşme sesleri yankılanıyor kafeden. Çıtı çıkmıyor uzun süredir silinmemiş dükkân camlarının.
Goller atıldı az önce. Gelsin oleyler, gitsin yaşasınlar. Fransa üç gol atmış Sénégal’e. Ah Batı, hep kazanıyorsun, hep.
Mesai bitimine kırk beş dakika kaldı. Beklemekle geçiyor ömür, ne kadar beklersen o kadar onurlusun!
Zihnim Blok3 şarkılarıyla yaşananları ve yaşanmayanları gereğinden fazla ajite edip arabeskleştiriyor. “En güvendiklerim beni vurmuşlar.”
Arkam yeşil çöp konteynırına dönük. Nina Ricci bordosu binayla bakışıyoruz. Düşünememeyi düşünüyorum. Mümkün olduğu hâlde bir daha asla yaşanamayacakları düşünüyorum. Acıtıyor. Karşı kafeden bardak kırılma sesi yükseliyor. Çil yavrusu gibi dağılan anılarımdan ve hayal gücümün beni bilmediğim ötelere savurmasından mesul olmamalıyım. Fakat hayalleri körüklemenin âlemi de yok. Dünya, takriben ne zaman batarsın acaba?
Cehennem alev aldı, sen yanmadın!


















