Bir zamanlar çocukların eve çağrılmak için pencereden seslenilen, sokakta oyunun nasıl biteceğine bir türlü karar verilemeyen, akşam olduğunda üzeri kirlenmiş kıyafetlerle eve dönen bir dünyası vardı. Şimdi ise birçok çocuk, odasının içinde sessizce oturuyor; parmaklarıyla bir ekrandan diğerine geçerken saatlerin nasıl geçtiğini fark etmiyor. Belki de bugünün çocukluğunu anlatan en çarpıcı manzara bu: Eskiden sokakta kaybolan çocukları merak ederdik, şimdi ekranın içinde kaybolanları merak ediyoruz.
Kasım ayında çocukların sosyal medya kullanımına ilişkin yeni düzenlemenin yürürlüğe girmesiyle bu mesele yeniden gündemimize taşındı. 15 yaşını doldurmamış çocuklara sosyal medya hesabı açılmasının engellenmesi ve daha büyük yaş gruplarına yönelik sınırlamalar getirilmesi önemli bir tartışmayı beraberinde getirdi. Çünkü sosyal medya artık yalnızca fotoğraf paylaşılan, vakit geçirilen bir alan değil. Çocukların kendilerini başkalarıyla kıyasladığı, kabul görmek için uğraştığı, bazen de hiç tanımadığı insanların hayatlarına kendi hayatından daha fazla yer verdiği bir dünya. Bir çocuk, arkadaşının aldığı beğenileri sayarken kendi değerini sorgulayabiliyor. Bir başkasının kusursuz görünen hayatına bakıp kendi sıradan gününü yetersiz bulabiliyor. Oysa ekranda gördüğümüz hayatların çoğu, yaşananların tamamı değil; gösterilmek istenen kısmıdır. Çocukların henüz hayatı tanımaya çalışırken bu seçilmiş görüntüleri gerçek hayatın ölçüsü kabul etmesi, üzerinde durmamız gereken bir durum.
Fakat meseleyi yalnızca telefonlara ve sosyal medya platformlarına bağlamak da kolaycılık olur. Bir çocuğun elinden telefonu aldığımızda onun yerine ne koyuyoruz? Evde herkes kendi ekranına çekilmişken çocuğa neden telefonla bu kadar ilgilendiğini soruyoruz. Birlikte geçirilen zamanın çoğu zaman ödev, sınav, başarı ve sorumluluk konuşmalarından ibaret olduğu bir evde, çocuk kendisini gerçekten anlatabileceği sohbeti nerede bulacak? Bazen çocuklar telefonlarını bırakmak istemedikleri için değil, telefonun dışında kendilerini bekleyen başka bir şey bulamadıkları için ekranlardan ayrılamıyor. Bir ekran, sıkıldığında oyalanabileceği, üzüldüğünde dikkatini dağıtabileceği, yalnız kaldığında kendisini kalabalığın içinde hissedebileceği kolay ulaşılır bir liman hâline geliyor.
Oysa çocukluğun biraz da boşluklara ihtiyacı var. Her anı doldurulmuş, her isteği hemen karşılanmış, her sıkıntısı bir telefonla giderilmiş bir çocuk; kendi kendine oyun kurmayı, beklemeyi, hayal etmeyi ve sabretmeyi nerede öğrenecek? Bir çocuğun yağmurlu bir günde pencereden dışarı bakması, sıkıldığı için odasında dolaşması ya da eline geçen birkaç eşyayla kendince bir oyun kurması boşuna geçirilen zaman değildir. Bazen en güzel fikirler, yapılacak hiçbir şey yokmuş gibi görünen anlarda doğar. Çocukların her sessizliğini bir etkinlikle, her can sıkıntısını bir ekranla doldurursak onlara kendi dünyalarını kuracak alan bırakmamış oluruz. Çünkü hayal gücü de tıpkı bir bahçe gibi, biraz boşluğa ve zamana ihtiyaç duyar.
Bir de yetişkinler olarak kendimize bakmamız gerekiyor. Çocuğuna kitap okumasını söyleyip akşam boyunca telefonundan başını kaldırmayan bir anne babanın sözleri ne kadar etkili olabilir? Yemekte herkesin telefonunu masaya bıraktığı, birbirinin yüzüne bakarak konuştuğu bir aile ortamı, bazen uzun nasihatlerden çok daha öğreticidir. Çocuklar dijital dünyayı yalnızca okulda veya arkadaşlarından öğrenmiyor; evde gördükleri alışkanlıkları da kendilerine örnek alıyor. Bu nedenle mesele, çocuğa sürekli sınır koymak değil, o sınırların neden gerekli olduğunu birlikte yaşayarak gösterebilmek.
Elbette yeni düzenlemeler önemli. Ancak hiçbir yaş sınırı tek başına bir çocuğun dijital dünyada güvende olmasını sağlayamaz. Çocuğun karşılaştığı bir olumsuzluğu ailesine anlatabilmesi, hata yaptığında korkmadan yardım isteyebilmesi ve gerçek hayatta kendisini ait hissettiği ilişkiler kurabilmesi de en az kurallar kadar önemli. Okulların, ailelerin ve toplumun bu konuda ortak bir sorumluluğu var. Bir çocuğun sosyal medyada maruz kaldığı zorbalığı anlatırken önce neden o platformda olduğunu sorgulamak yerine, yaşadığı şeyi anlamaya çalışmalıyız. Çünkü çocukların ihtiyacı, başlarına bir şey gelmeden önce korkutulmak değil; başlarına bir şey geldiğinde yanlarında birilerinin olacağını bilmektir.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormalıyız: Çocuklarımızı ekranlardan uzaklaştırmaya çalışırken onları hayata ne kadar yaklaştırıyoruz? Birlikte geçirilen bir akşam, yarım saatlik samimi bir sohbet, arkadaşlarıyla oynadığı bir oyun, merak ettiği bir konuda yaptığı küçük bir keşif… Bunlar basit ayrıntılar gibi görünebilir. Oysa bir çocuğun dünyasında büyük yer tutarlar. Sosyal medya ona binlerce insan gösterebilir ama gerçek bir arkadaşlığın yerini tutamaz; yüzlerce güzel görüntü sunabilir ama birlikte yaşanmış bir anının sıcaklığını veremez. Çocukların önüne yalnızca yasaklar koymak yerine, yaşamak isteyecekleri bir dünya kurmalıyız. Çünkü çocukluk, parmakların ekranda kaydırdığı görüntülerden ibaret kalamayacak kadar kıymetlidir.
















