İnsanın en büyük korkusu kendisini bulmak belki de. Kendini bulmak yüksek sorumluluk içerdiği için muhtemelen bundan kaçar durur insan. Hatalı, eksik, yetersiz yönlerini görmek, aynada kendini sekiz kollu, üç başlı bir yaratık gibi görmekle eşdeğer olabilir.
Çünkü insanda “bende zerresi yok” dediği bir şey mutlaka var. Ego. Kiminde az, kiminde çok ama mutlaka bir miktar var. Dozajı az da olsa ego, yani biriciklik ve üstünlük kompleksi, yaratılışımızdan miras bize. Ne zaman ki şeytandan üstün sayıldık, o vakit yüklenmiş olmalı bize yüksek özdeğer bilinci.
Tasavvuf terbiyesi aslında bu özdeğer dengesini korumayı öğretir. Âlemde bir zerre olduğunu işler egoya. Karıncanın da bir canı, nefesi var. Hacmi küçük de olsa tuttuğu bir yer, bir amaç, hatta vazife üzerine yaratılmıştır.
Bütün mahlukat içinde en büyük sorumluluk sahibi insandır çünkü insan, bilinç ile donanmış en özel varlıktır. İnsan, genetiğin, ailenin, çevrenin, eğitimin toplamı olduğu kadar tercihlerinin de toplamıdır aslında.
Tercihleri iyi ve yerinde olduğunda takdir gören insanın, yanlış tercihler yaptığında (ki bu çok olası ve aslında doğal) ve bu yanlış dışardaki gözler tarafından görüldüğünde savunma mekanizmasını devreye sokması egodur.
İnsan kendisinde ego olduğunu kabullenmekte zorlanır. Çünkü ego eşittir kibir gibi algılanır. Egonun hayatta kalma içgüdüsünü beslediği, mücadeleyi, azmi ateşlediği düşünüldüğünde terbiye edilmiş hâli ile zararı yoktur, hatta faydası vardır ve bu manada kibirle ilgisi pek kalmaz.
Yani “Ben değerliyim, Allah (c.c.) beni noksansız yaratmış, rızıklandırmış, ben de insani güçlerimi kullanarak yaşamayı, kul olmayı, vazifelerimi yapmayı öğrenmeliyim.” düşüncesinde kibirden eser yoktur ancak ego orada bir yerde hâlâ duruyordur.
Ancak “Ben gencim, güzelim, sağlıklıyım, okudum, şuraya geldim, bunu kazandım; tabii ki saygıyı ve hatta özel muameleyi hak ediyorum.” gibi bir hâl içinde olmak kibirdir.
Aslında sistem çok basit. Kimseyi ezecek kadar kendini büyütme, kimsenin ayağının altına ezilecek kadar kendini küçültme. Yine ifrat ve tefrit çıkıyor karşımıza, değil mi? İtidalli davranmak, kâmil insanın en önemli belirtisi sanırım.
Peki ya egoistlik-bencillik dediğimiz, egonun aşırı beslendiği hastalık hâli…
İşte yazımızın başlığı burada devreye giriyor.
Kişi kendi aynasında benlik canavarını görmemek için en kolay yolu seçer; başkalarını suçlamak. Çünkü canavarı eğitmek kolay değildir. Güç ister, emek ister, beceri ister, teknik ister, plan ister, ister de ister.
Buna karşılık, “Yapamadım çünkü filanca canımı sıktı, yapamıyorum çünkü filanca bana bunu dedi, şöyle baktı.” demek, kişiyi hem (anlık) sorumluluklardan kurtaracak hem de karşısındaki insanın ona daha duyarlı ve sabırlı olmasını sağlayacaktır.
Kurban rolü konforu, kişinin o kadar hoşuna gidecektir ki kişi o rolü benimsemeye başlayacak ve bu sayede kendisine prenses gibi davranılacaktır.
Kişinin atladığı nokta şudur: Her rolün bir süresi vardır, biter; doğası gereği bitmesi gerekir. Ancak sağlıklı düşünemeyen kurban rolündeki kişiler, bu durumun sağlıksız olduğunu kabul ederek içinde bulunduğu konforu bırakmak yerine yeni sıfır muhataplar bularak o rolü sürdürmeye devam eder.
Çünkü aklı başında hiç kimse, onca dert tasası varken, bir de sürekli aynı minvalde dönüp duran bir insanla bir arada kalamaz. İlişki-iletişim böyle bir şey değildir. Aklı başında insanlar, kendilerini geliştirecek, yol ve yön verecek, büyüme zemini oluşturan muhataplar ararlar.
Bu, egonun gerçekten insanın varlığını ele geçirecek kadar büyümesine neden olur ki bu durumu şu ifadelerden hemen anlarız: “Bunu bana nasıl yaptı?”
Elbette ki büyük haksızlıklardan söz etmiyoruz. Ciddi hak ihlallerinden söz etmiyoruz ancak sıradan denilebilecek kadar küçük meselelerde bile kurban rolündeki birey durumu fecaat boyutuna taşır.
Abartı onun kostümüdür çünkü. Rolünü besleyen, inandırıcılığı kuvvetlendiren kostüm. Hatta tepkileri ölçer, eğer ki yeterli ilgi alaka dozajını almazsa kurbanımız abartı çıtasını yükseltir ve yalana başvurur.
Eskiler ne güzel demiş: Çok söz yalansız olmaz.
Kurbanın hayatta kalma becerisi hâline gelen bu tutum, ilerleyen zamanlarda kişinin kimliği hâline gelir ve daha başka hastalıklı hâller ile de iyice pekişir.
Bu durumda ulaşılması daha zor hâle gelen bireye ancak uzmanlar yardımcı olabilir. Çünkü konunun uzmanı olmayanlar doğru ve yeterli biçimde analiz yapamazlar ve durumu olduğundan daha içinden çıkılmaz hâle getirirler.
Peki kişi neden kurban rolünü seçer?
Gerçekten de çok zor zamanlar geçirmiştir, değersizlik hissini iliklerine kadar hissetmiştir, psikolojik baskı görmüştür, çocukluk travmaları vardır…
Sevgili hazirun…
Kimsenin yaşadıklarını küçümsemek, bize göre önemsiz olayları büyüttüğünü düşünmek bize bir kâr sağlamaz. Ancak bizim de bir ego canavarımız varsa bu durumdan beslenebiliriz!
Bize önemsiz gelse de, sebep ne olursa olsun, kurban rolünü sıkı sıkıya giymiş kişilerin gerekli uzman yardımı ve kendi kabul-iyileşme sürecine girerek bu durumu bertaraf etmeleri gerekir. Aksi hâlde bir özenti hareketin bile huy olarak yerleşip kişiliğe dönüşmesi kaçınılmazken, kurban rolünü özümseyen bireyin bu role kendini kaptırması aşikârdır.
Kendimizden kaçmak, menzili belirsiz bir yöne sapmaktır. Neyle karşılaşacağımızı bilemeyiz. Hayat boyu birçok yol arkadaşımız olur. Kalırlar, giderler, yenileri gelir…
Ama biz son nefesimize kadar kendimizle kalırız, değil mi?
Kendimizle kalırken kendimizde kalmak, Rabbimize ve insanlara karşı bir borçtur.
Kendimize varalım.
Kendimizde kalalım dostlar…
Emaneti sahibine teslim edene kadar.
















