Dünyada kızıl rengin en çok yakıştığı ve kızıllığın içerisinde adeta kurumuş bir gül bahçesini andıran yer hiç şüphesiz Petra’dır. Kadim medeniyetlerin ayak izleriyle dolu olan Ürdün’de bulunan Petra, gizemini bugün dahi koruyan ve mistik atmosferini muhafaza eden bir antik kenttir. Burası, kendisini keşfe çıkan gezginlere ilk bakışta çile dolu bir yolculuk yaşatmasının yanı sıra nihayetinde çeşitli armağanlar sunan bir yerdir. Arşınlanan her toprak, aşılan her kaya ve zihinleri hayran bırakan her sütun bu esrarengiz yolculuğun bahşettiği hediyelerdir.
İnsan Petra’da dolaşırken, orada binlerce yıl boyunca yaşamış toplulukların nefesini çok yakınında hisseder. Bedevi bir topluluk olan Nebatilerin kurmuş olduğu ve sonrasında Romalıların ihya ettiği bu yer, kişiyi bazen bir bedevi öyküsünün ortasında bırakırken bazen de ona bir gece vakti seferden dönen Romalı askerlerin meşalelerini gösterir adeta. Burayı keşfe çıkanlar, masalımsı kızıllığın avuçlarında inşa edilmiş oyuklarda ve kaya mezarlarda geçmişe uzanır. Her zerresinde büyüleyici detaylar barındıran Petra, binlerce güzel gülün olduğu bir yerden geçme hissini yaşatır kişiye. Buraya gelme cüretinde bulunanlar, hangi gülü koparacaklarını ve koklayacaklarını bilemez bir şekilde afallar.
Bir diğer taraftan, Petra’yı gezmek, yıldızlar arasında yolculuk yapmaya benzer. Yıldızları hemencecik geçmek ve keşfetmek nasıl kolay değilse, Petra’yı doyasıya yaşamak ve hemen anlamak da pek mümkün değildir. Burayı her parçasıyla hissetmek ve görmek, seçkin ve uzun soluklu bir yaşam gerektirir. Dinler ve kültürler üstü bir bakış açısını zaruri kılan Petra, her kayanın ardında saklı sanat eserlerini kişinin ruhuna aksettirir. Çölün, kayaların ve kızıllığın bir araya gelerek oluşturduğu ve Petra özelinde ortaya çıkan gizemli ahenk, ancak binlerce yıl yaşayarak kazanılabilecek bir hayat tecrübesini buraya konuk olan gezginlerin onuruna sunar. Bu kent, tarih boyunca kurumuş tüm güllerin rengini ve kokusunu taşır sanki. Ötelerde, kayaların derinliklerinde kurumuş güllerin çıtırtısı ve ölmüş insanların sesleri işitilir sanki. Manastırlar ve sütunlar ansızın tarihe karışacak gibi durur. Bu tozlu kent ile gökyüzü sürekli fısıldaşır gibidir. Bütün bu hususlar, Petra’yı bilinmezliğin özel merkezlerinden biri haline getirir.
Petra’ya konuk olanlar, evlerine ve yaşadıkları ülkelere döndüklerinde, tenlerinde hala buranın kokusunu hissederler. Zira burayı keşfe çıkanların zihnine, kıyafetlerine ve tenine tarihin ve akıl sır erdirilemeyen yapıtların kokusu siner. Tarih, bugün ve geleceğin buluştuğu Petra’da kâşiflere ziyafet sunulur. Bu ziyafete katılanlar, yaşamlarının sonuna dek anımsayacakları lezzetlerle buluşur. Birçok medeniyetin doğduğu ve yok olduğu Petra, burayı gezenlere yeniden doğuşun emarelerini göstermesinin yanı sıra birdenbire yitip gitmenin hikmetini de usulca öğretir.



















