Avustralya’da yapay zekâ tarafından üretilen müziklere yasak geldiğini okuduk. İnsan ister istemez düşünüyor: Aynı şey edebiyat için de mümkün olabilir mi? Çünkü yapay zekâ artık hayatımızın her yerinde. Edebiyat da kaçınılmaz olarak bundan payını alıyor. Şiir yazıyor, hikâye ve roman kurguluyor, karakter oluşturuyor, metin düzeltiyor, farklı üsluplarda yeniden yazıyor. Bir yazarın uzun zaman harcayacağı bir taslağı dakikalar içinde hazırlayabiliyor. Üstelik her geçen gün daha da iyi oluyor. Birkaç seneye daha da hatasız yazabilir bir seviyeye gelecek.
Peki yazar ne yapacak? Bir kitapçıya girdiğinizi düşünün, tabii hala kitapçı kalırsa. Raflardan bir roman aldınız. İlk sayfayı açtınız. Cümleler güzel, anlatım akıcı, karakterler canlı. Hikâye sizi içine çekti. Birkaç saat sonra kitabı bitirdiniz. Etkilendiniz. Hatta bazı yerlerde gözleriniz doldu. Kaç kişi dürüstçe belirtir bilinmez ama sonra arka kapakta küçük bir not gördünüz: “Bu eser yapay zekâ tarafından yazılmıştır.” Ne değişti? Roman aynı roman. Cümleler aynı cümleler. Hikâye aynı hikâye. Az önce hissettiğiniz duygu da aynı. Öyleyse neden duraksadınız? Çünkü edebiyatın yalnızca kelimelerden oluşmadığını biliyoruz. Fakat edebiyatı edebiyat yapan şeyin ne olduğunu anlatmak o kadar kolay değil. Yapay zekâ bizi belki de en çok burada sınayacak. Artık “Yapay zekâ insan gibi yazamaz.” diyerek kendimizi rahatlatamıyoruz. Çünkü güzel cümleler kurabiliyor. Akıcı yazıyor. Etkileyici yazıyor. Bazen insanı şaşırtacak kadar iyi yazıyor. Her şeyi bizden öğrenip bir gün bizden daha iyi yazması kaçınılmaz bir son olarak mümkün olacak. Yüzde yüz eminiz bundan artık. O hâlde mesele yalnızca cümlenin güzelliği değil. Mesele, o cümlenin neden ve hangi duyguyla kurulduğu.
Bir yazar neden yazar? Kimi geçimini sağlamak için, kimi tanınmak için, kimi içindekileri anlatmak için yazar. Kimi de başka türlü söyleyemediği şeyleri yazıyla söylemek ister. Fakat iyi edebiyatın arkasında çoğu zaman bir hayat vardır. Bir çocukluk, bir ev, bir anne, bir baba… Bir ayrılık, bir ölüm, bir aşk, bir memleket, bir yalnızlık, bir haksızlık… Bazen de insanın yıllarca içinde taşıdığı, fakat adını koyamadığı bir duygu. Yazar bütün bunları biriktirir. Sonra bir gün bir cümle kurar. Okur o cümleyi okur ve içinden şunu geçirir: “Ben bunu anlatamıyordum ama tam olarak buydu.” Belki edebiyatın gücü biraz da buradadır.
Şimdi yapay zekâya dönelim. Yapay zekâ ölümü anlatabilir. Aşkı, özlemi, çocukluğu, savaşı ve acıyı da anlatabilir. Bir annenin çocuğunu bekleyişini öyle iyi anlatabilir ki okurun gözleri dolabilir. Ama bütün bunları yaşamamış olması önemli midir? İlk bakışta önemli değilmiş gibi görünebilir. Çünkü insan da yazdığı her şeyi yaşamaz. Bir romancı katil olmadan cinayet yazabilir. Savaş görmemiş bir yazar savaşın acısını anlatabilir. Bir kadın yazar erkek bir karakter oluşturabilir. Bir erkek yazar bir kadının iç dünyasını anlatabilir. Demek ki edebiyat için her şeyi yaşamak gerekmiyor. Fakat insan ile yapay zekâ arasında önemli bir fark var: İnsan, yaşamasa bile yaşayan bir varlıktır. Görür, etkilenir, hatırlar, unutur, yanlış hatırlar, yorumlar, değişir. Yaşadıkları ve yaşamadıkları birbirine karışır. Bütün bunlar farkında olmadan yazdığı metne sızar. Yazarın hayatı, yazmadığı yerlerde bile yazısının içindedir. Belki yapay zekâ ile insan arasındaki asıl fark burada aranabilir. Ama yapay zekâyı küçümsemek de doğru değil. Gelecekte yalnızca metin yazan bir araç olmayabilir. Bir romanın tamamını okuyabilir, karakterlerin değişimini takip edebilir, olay örgüsündeki boşlukları bulabilir, araştırma yapabilir, dil ve anlatım hatalarını düzeltebilir, metnin temposunun nerede düştüğünü gösterebilir. Hatta bir gün bir editör gibi şöyle diyebilir:
“Bu karakterin yedinci bölümde söylediği söz, üçüncü bölümdeki davranışıyla çelişiyor.” Peki o zaman yazarın işi ne olacak? Belki de asıl değişim burada başlayacak. Yapay zekâ yazmayı kolaylaştırdıkça yazarlık zorlaşabilir. Bugün “Roman yazacağım.” diyen bir insanın önünde uzun ve zahmetli bir yol var. Yarın birkaç komutla yüzlerce sayfa ortaya çıkabilir. Kitaplar çoğalacak. Metinler çoğalacak. Belki herkes yazabilecek. O zaman asıl mesele roman yazmak olmayacak. Hangi romanın okunmaya değer olduğunu anlamak olacak. Yazarın önüne başka bir soru çıkacak: “Ben neden yazıyorum?” Çünkü yapay zekâyla hız konusunda yarışmanın bir anlamı kalmayacak. O sizden hızlı yazacak. Belki daha düzgün yazacak. Belki daha fazla seçenek sunacak. Sizin bir ayda yaptığınız işi bir saatte yapabilecek. Yazarın avantajı hız olmayacak. Kelime sayısı olmayacak. Belki teknik beceri bile olmayacak. Yazarın asıl avantajı kendi dünyası ve duyguları olacak. Bir gün herkes roman yazabilir. Ama herkesin anlatacağı kendine ait bir dünya olmayabilir. İşte ayrım burada başlayacak. Geleceğin edebiyatında en büyük kıtlık kelime olmayacak. Anlam olacak. Duygu olacak. Kelimeler çoğalacak. Kitaplar çoğalacak. Metinler çoğalacak. Ama gerçekten söyleyecek sözü olanların sayısı da aynı ölçüde artacak mı? Bundan emin değilim. Yapay zekâ yazarların mesleğini tamamen ortadan kaldırmayabilir. Fakat yazarlığın biçimini değiştirecek. Bugünün yazarı cümle kurmak için saatler harcıyor. Yarının yazarı belki cümle kurmaktan çok, hangi cümlenin kurulması gerektiğine karar verecek. Bugünün yazarı araştırıyor. Yarının yazarı belki araştırmalar arasından hangisinin önemli olduğunu seçecek. Bugünün yazarı metni baştan sona kendisi yazıyor. Yarının yazarı belki yapay zekâyla birlikte yazacak. Ama bir şey değişmeyecek: Son sözü yine insan söyleyecek. Çünkü yapay zekâ binlerce seçenek sunabilir. Ama hangisinin gerçekten sizin sözünüz olduğunu söyleyemez. Belki gelecekte bir romanın kapağında iki isim göreceğiz: “Yazar: İnsan Yapay zekâ: Yapay zekâ”
Belki bu ayrım da ortadan kalkacak. Belki bir gün yapay zekâ öylesine güçlü bir roman yazacak ki insanlar: “Bunu yazanın insan olması neden gerekli?” diye soracak. İşte o gün edebiyatın asıl sınavı başlayacak. Mesele artık “Makine yazabilir mi?” olmayacak. Asıl soru şu olacak: “Makinenin yazdığı şey edebiyat mıdır?” “Makinenin bize düşünce olarak sunduğu, insanlığın emeği üzerine kurduğu bu algoritma çıktısı edebiyat mıdır?” Bu sorunun cevabını teknoloji değil, edebiyat verecek. Ben yine de insanın yazmaya devam edeceğini düşünüyorum. Çünkü insan yalnızca anlatmak için yazmaz. Kendini anlamak için yazar. Yaşadığı hayatı anlamlandırmak, kaybettiklerini yeniden bulmak, söyleyemediklerini söylemek için yazar. Bazen kendisine bile itiraf edemediği bir gerçeği kâğıda bırakmak için…
İnsan yazar çünkü hayatın karşısında susmak istemez. Yapay zekâ bize güzel cümleler verebilir. Belki çok güzel romanlar da yazacak. Belki bazı yazarların yaptığı işleri gerçekten elinden alacak. Ama insanın önünde yine aynı soru kalacak: “Benim söyleyecek sözüm ne?” Belki geleceğin yazarı yapay zekâdan daha güzel yazan kişi olmayacak. Daha hızlı yazan da olmayacak. Belki geleceğin yazarı, bütün bu kolaylığın içinde hâlâ kendi sözünü arayan kişi olacak. Çünkü herkesin yazabildiği bir dünyada mesele artık yazabilmek değil, söylemeye değer bir söz bulabilmek olacak. Yapay zekâ bize nasıl yazacağımızı öğretebilir. Ama neden yaşadığımızı, neden hissettiğimizi ve bütün bunları neden kelimelere dökmek istediğimizi henüz söyleyemiyor. Belki yazarın işi de tam burada başlıyor. Yapay zekâ kelimeleri çoğaltabilir. Ama sözü insandan alamaz.
















