Sevgili Kâğıt,
En çok sana yakışmak istiyorum biliyor musun? Bütünleşelim diye icat edilmişim ben. Beni başka başka yerlere yapıştırıyorlar. Hiç içimden gelmese de, el mahkûm yapışacağız. Görevimizi ifa edeceğiz. Benim dokuma en iyi gelen doku senin dokun. Bazı yapıştırıldığım zeminlerle doku uyuşmazlığı yaşadığım oluyor. Duvar dokuları, plastik zeminler, tekstil ürünleri, seramik maddeleri, meyveler ve sebzeler, betonlar ve hatta insanlar… İnsanlar ne kadar da karmaşık düşünüyorlar öyle. Beni bir karpuzun üzerine koyduklarında çok şaşırmış, hatta gülesim gelmişti. Karpuz ve ben. Olacak iş değil ama o da oldu.
Bana en çok sen yakışıyorsun biliyor musun? Hele o kitabın, defterin, kalemin kıymetini bilen minicik ellere ne de güzel yakışıyorum ben. Hem onlar da beni çok seviyor biliyor musun? Beni bulduklarında parmaklarına dolayarak oyun bile oynuyorlar. Bazıları kendilerini mumyalamak için seni ve beni kullanıyorlar. Çocukluk işte. Bu arada ne de çok ortak noktamız var değil mi? Çocuklara kızamıyorum. Belki bir onlara kızamıyorum desem yeri var. Çocuklara bütün mevcudiyetim sağ olsun. Kaplık alamadığı için gazete kâğıdı ile kitabını kaplayan çocuğun ellerinde hayatımın en güzel günlerini yaşadım ben. Ve sen bir bilgi metni olan gazeteye dönüşmüş hâlinle ne de güzeldin…
Hatırlıyor musun, bir sonbahar sabahıydı. Okulun penceresinden içeri ince ince güneş sızıyordu. Sen sıranın üzerinde sessizce bekliyordun. Ben de çekmecenin içinde, bir makasın gölgesinde sıramı. Sonra o küçük eller geldi. Çantadan seni çıkardı, usulca açtı. Üzerindeki buruşturukları avucuyla düzeltti. Beni de dikkatlice kopardı. Ah o koparılış yok mu! Her seferinde içimden minicik bir “eyvah” kopuyor. Ama seni görünce bütün sızım geçiyor. Yan yana gelince insanın kaderine razı olası geliyor.
Senin de huyunu biliyorum aslında. Üzerine yazılan her şeyi saklıyorsun. Bir kalbin ilk aşkını, öğretmeninin düştüğü küçük bir yıldızı, silgiyle silinmeye çalışılmış yanlışları, gözyaşı damlasının bıraktığı belli belirsiz izi… Hiçbirini kimseye söylemiyorsun. Ne ketumsun sen öyle! Ben olsam dayanamaz, anlatırdım. Ama sen susmayı da biliyorsun. Belki de bu yüzden insanlar en önemli sırlarını sana emanet ediyor.
Benim de senden öğrendiğim çok şey oldu. Mesela sessizliğin de konuşabildiğini senden öğrendim. Biz yapışınca çıt çıkmıyor ya hani… İşte o sessizlikte bile bir emek, bir özen, bir sahip çıkış saklı oluyor. Kimse fark etmese de biz biliyoruz.
Bazen kırtasiyede günlerce rafta beklediğim oluyor. Yanımdan rengârenk kalemler geçiyor, cetveller geliyor, silgiler satılıyor. Ben ise olduğum yerde duruyorum. İçimden hep, “Acaba bugün sana kavuşur muyum?” diye geçiriyorum. Sonra biri geliyor. Beni alıyor. İşte o an kalbim hızla dönmeye başlıyor. Çünkü gideceğim yer belli değil. Belki bir koliyi kapatacağım, belki kırık bir oyuncağı tutacağım, belki de yine sana kavuşacağım.
En mutlu olduğum anı söyleyeyim mi? Bir kitabın köşesi yırtılmıştı. Sahibi onu çöpe atmaya kıyamamıştı. Beni usulca üzerine yerleştirdi. Sen de hiç ses çıkarmadın. Birlikte yaranı örttük. Sonra o kitap yıllarca okunmaya devam etti. İşte o gün anladım; bazen bir şeyi yepyeni yapmak marifet değilmiş. Asıl marifet, eskimiş olana yeniden tutunacak bir sebep verebilmekmiş.
İnsanlar bizi çoğu zaman sıradan görüyor. “Altı üstü bir bant.” diyorlar bana. “Bir parça kâğıt.” diyorlar sana. Oysa bilmiyorlar ki nice mektuplar senin üzerinde yıllarca saklandı. Nice hediyeler benim sayemde dağılmadan yerine ulaştı. Bir çocuğun kırılan resmini birlikte kurtardık. Bir annenin hazırladığı koliyi gurbetteki evladına beraber ulaştırdık. Küçücük görünsek de kocaman hikâyelerin içinde yaşadık biz.
Biliyor musun sevgili dostum, insanlar bizi ayırmayı çok seviyor. İşleri bitince beni senden söküyorlar. Canım yanıyor. Senin de liflerin inciniyor. Ama yine de hiç küsmüyorum. Çünkü biliyorum; bir gün başka bir sayfada, başka bir defterde, başka bir çocuğun hayalinde yine karşılaşacağız. Dostluk biraz da buna benzemiyor mu zaten? Araya ne kadar zaman girerse girsin, kaldığın yerden devam edebilmek…
Öyle işte sevgili dost. Senden ayrı kaldıkça çok üzülüyorum. Beni unutma sakın. Beni bul. Bahanelere sarıl. Ben sana doğru yolculuğumu tamam etmeden sen “tamam” deme. Tamam mı?
Bir gün eski bir çekmecede, yıllar önce birlikte tamir ettiğimiz sararmış bir defterle karşılaşırsan beni de hatırla. Belki ben çoktan şeffaflığımı yitirmiş olurum. Sen de eskisi kadar beyaz olmazsın. Ama dostluk biraz da zamanın sarartamadığı şey değil midir?
Sana kavuştuğum her gün, yeniden işe yaradığıma inanıyorum. Çünkü ben yapıştırıyorum, sen yaşatıyorsun. Ben tutuyorum, sen taşıyorsun. Ben görünmez olmaya razıyım; yeter ki senin üzerinde bir çocuğun hayali, bir kalbin notu, bir öğretmenin emeği eksik kalmasın.
Hoşça kal demiyorum. Bizim aramızda hoşça kal olmaz. Biz eninde sonunda yine aynı sayfada buluşuruz.
Yazan: Bant

















