Karadeniz’de fındık bahçesine girenler bilir. Fındık meyvesi her zaman kendini göstermez. Bazen yaprakların ardına saklanır, bazen dalın gölgesinde kalır, bazen de insanın tam önündedir ama göz onu seçemez. Kamufle olur bir bukalemun misali. Bir ocağa bakarsın, “Burası tamam.” dersin. Sonra dalı biraz çekersin; bir tane daha. Eğilirsin, bir tane daha. Öte tarafa geçersin, yine bir tane. Demek ki mesele yalnızca bakmak değildir. Görmek için bakış açısını değiştirmek gerekir.
Çarşamba Ovası’nda fındık sıradan bir ürün değildir. Çarşamba, Türkiye’nin en fazla fındık üretimi yapılan ilçesi konumundadır. Bizim içinse fındık, istatistiklerden önce emeğin kendisidir. Karabahçe’deki “Orman Tarla” dediğimiz bahçede altı kesim, yani yaklaşık on iki dönüm arazi boyunca bir yılın emeğini taşır, kapanışını yaparız.
Fındığın otunu biçeriz, ışkınını alırız, kirecini atarız, gübreyle besleriz, gereken mücadeleyi ve müdahaleyi yaparız. Biz de bahçemize yıl boyunca elimizden geldiğince baktık. Hatta fındık sonrasında “bahçeleme” işlemi için ilgililerle bile görüşüp anlaştık. Sonra hasat zamanı geldi. İşçiler bahçeye girdi, brandalar serildi, dallar silkelendi, soğuk sular içildi, fındıklar toplandı. İnsan burada işin bittiğini sanıyor. Oysa bitmiyor. Çünkü hasattan sonra bir de başak var.
Başak, işçilerin topladığı fındığın ardından bahçede kalanları toplamaktır. Büyük hasadın ardından geriye kalan küçük nasiplerin peşine düşmektir. Bir bakıma “toplandı” denilen yere yeniden bakmaktır. İşte hayat da biraz böyle değil midir? Herkesin gördüğünü görmek kolaydır. Asıl mesele, herkesin geçtiği yerden tekrar geçip kimsenin fark etmediğini fark edebilmektir.
Bakmak başka görmek başkadır. Fındık bahçesinde bir ocağın karşısına geçip bakarsanız bazı fındıkları göremezsiniz. Dalı çekmeniz gerekir. Bu aşamada “Geroo” denen bir alet imdada yetişir. Nam-ı diğer çengel. Uzanılamayan dalı çekmeye yarar. Dalı çektiniz, yetmez, görmek için eğilmeniz gerekir. Bazen geri geri gitmeniz, bazen ocağın içine girmeniz, bazen başınızı başka bir cihete çevirmeniz gerekir. Yakından görünmeyen uzaktan görünür, yukarıdan görünmeyen aşağıdan görünür, önden görünmeyen arkadan görünür. Hayatın kendisi de böyledir. Bir insana çok yakından baktığınızda yalnızca bir davranışını görür, onu bütünüyle öyle zannedebilirsiniz. Biraz uzaklaşırsınız; hikâyesini görmeye başlarsınız. Bir olayın tam ortasındayken yalnızca acısını hissedersiniz. Zaman geçer, biraz geriye çekilirsiniz ve aynı olayın size ne öğrettiğini fark edersiniz. Bazen sorun, hayatın bize ne gösterdiğinde değil; bizim nereden baktığımızdadır.
Fındık toplarken insanın zihninde garip bir yanılgı oluşuyor. “Burayı bitirdim.” dedirtir insana gözü. O yüzden turlamak ve yeniden yeniden bakmak gerekir. Dönüp bir daha bakarsın. Bir dalın altında birkaç fındık, bir başka ocakta yaprakların arasında saklanmış birkaç tane… Derken “Bir tur daha atalım.” dersin. Hayatın da bazen bir tur daha istediğini düşünüyorum. Bir insanı bir kere tanıdım deyip geçiyoruz, bir meseleyi bir kere yaşadım bitti sanıyoruz, bir ilişkiye iyi ya da kötü diye hüküm veriyoruz. Oysa insan ilişkileri de fındık dalları gibi. Her zaman aynı açıdan bakıldığında aynı şey görünmüyor. Aynı filmi/kitabı farklı yaşta izlediğinizde/okuduğunuzda farklı anlamlar devşirmeniz gibi. Bazen en yakınımıza tahammül edemiyoruz. Uzak kalınca özlüyoruz. Belki de yakınlığın kendisinden değil, bakışımızın daralmasından yoruluyoruz. İsmet Özel’in o çarpıcı ifadesiyle:
“Fazla yakınlığın getirdiği uzaklıktayız.”
Belki de bazı uzaklıklar, yeniden görebilmek için gereklidir.
Başak mesaisinin bende uyandırdığı asıl düşünce burada başlıyor. Başak, geride kalana bakmaktır. Bütün stratejik planları uygulamışsınız, bahçenin bakımını yapmışsınız, hasadı tamamlamışsınız. İşçiler toplamış, çavuş denetlemiş ama yine de fındık kalıyor. Boşuna İsmail Türüt “Fındık toplayan kızlar oy fındık dalda kalmasın.” demiyor. Bu durum şarkılara bile konu oluyor. İşte insanın tekrar bahçeye dönüp bakması gereken yer burası. Çünkü hayat bize çoğu zaman büyük olanı gösteriyor; küçük olanı ise gözden kaçırıyor. Oysa bazen hayatın en büyük dersi, geride kalmış küçücük bir şeyin içinden çıkıyor. Mutluluk da küçük şeylerin içinde saklı değil mi? Başak biraz da bunun için güzel bir kelime. Başkalarının görmediğini görmek, toplanmış sanılanın içinden geride kalanı bulmak, bitti denilen yerde bir ihtimal daha aramak… Belki de insanın kendi hayatında da zaman zaman başak yapması gerekiyor. Geçmişine dönüp bakması, neleri eksik bıraktığını düşünmesi, kimleri kırdığını fark etmesi, hangi fırsatları görmediğini anlaması ve belki en önemlisi, kendisinden geriye ne kaldığını sorması gerekiyor.
Fındık toplarken insanın görme biçimi de değişiyor. Âdeta parmaklar görmeye başlıyor. Bir süre sonra gözünüz kadar elleriniz de görmeye başlıyor. Yaprakların altında fındık var mı diye sürekli bakmak yerine dalı parmaklarınızla sıvazlıyorsunuz. Parmaklarınız meyveye değdiğinde eliniz onu hissediyor. Bir anlamda parmaklar görmeye başlıyor. İnsanın hayatında da böyle değil mi? Bir duyuyu kaybettiğinizde başka bir duyunuz keskinleşiyor, bir kapı kapandığında başka bir kapının eşiğini fark ediyorsunuz. Bir insan gittiğinde onun yokluğunun size öğrettiği şeyleri görmeye başlıyorsunuz. Bir kayıp, başka bir hassasiyet doğurabiliyor. Eksiklik her zaman yalnızca eksiklik değildir. Kum fırtınaları misali. Bir oraya bir buraya, bir şekilden başka bir şekle… Eksiklik, bazen insanın başka bir tarafını geliştiren gizli bir öğretmendir.
Bugün itibarıyla bizim fındık da patozdan geçti. Bizim buralarda “fındığı patozda dövmek” derler. Hiç fındık dövülür mü yenir. Aslında patoz, fındığı kabuğundan ayıran bir makinedir. Hasattan sonra fındığın harmanlanması ve kurutulmasının ardından bu işlem gerçekleştirilir. (Kelimenin Fransızca’dan geldiğini öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Patoz, tam bir sosyoloji mesaisi yaptırır aslında.) Fakat kulağa ne kadar da hayat gibi geliyor. Dövülmeden ayrışmıyor bazı şeyler. Bilen bilir, Mevlâna’nın dövülerek tozu alınan halı hikâyesini. İnsan da bazen hayatın patozundan geçiyor. Sarsılıyor, savruluyor, üzerindeki fazlalıkları bırakıyor. Sonra geriye özü kalıyor. Fındık patozdan geçiyor; biz de hayatın içinden. Fındığın kabuğu var, içi var. İnsanın da gösterdiği yüzü var, taşıdığı yükü var, bir de kimsenin görmediği özü…
Belki hayatın bütün meselesi, insanın kendi özünü bulabilmesi.
Hâlfabe’de “virgül koyup ilerlemek” dedim ben buna. Çünkü nokta bitiştir. Virgül ise devam edileceğini bildirir. Hayatımızda bazı şeylerin sonuna nokta koymamız gerekiyor elbette. Fakat her acının, her kaybın, her başarısızlığın sonuna nokta koyarsak hikâyeyi kendimiz bitirmiş oluruz. Oysa bazen bir virgül yeterlidir hikâyeleri ilerletmeye.
Biraz dur, nefes al, başka bir açıdan bak, sonra devam et. Geçmişin tecrübesini yanına al ama geçmişin içinde yaşamaya çalışma. Eskilerin “tecrübe” dediği şey biraz da budur. Yaşadıklarının seni tüketmesine değil, seni değiştirmesine izin ver, hatta dönüştürmesine… Hem de pelerin ve maske yardımı olmadan…
Konfor alanından çıkmak zorunda kalan Musa’ya asa verilmedi mi? Kuyuya düşen Yusuf’a sarayın yolu açılmadı mı? İnsan bazen yolun nereye çıktığını bilmeden “Visal Kaçağı” misali yürür. Ama yürürken öğrendikleri, vardığı yerden daha kıymetli olabilir. Fındık bahçesinde de bu “derin düşünce denemesi” yapılabilir mi? Evet yapılabilir. Düşünmeye başlarsak ilham kapıları bir bir açılır.
Şimdi bizim fındık kuruyacak, çuvallara girecek, sonra da fındık alım merkezlerine gidecek. Bir yılın emeği, başka bir insanın sofrasına ulaşacak. Çocuklar tatlı sabahlara uyanacak.(Fındık ezmesi, sarelle vb.) Biz ise bahçeye dönüp baktığımızda yalnızca fındığı görmeyeceğiz. Ot biçmeyi, ışkın almayı, gübreyi, ilacı, işçiyi, çavuşu, bahçe sahiplerini, kesreti, vahdeti, hasadı, tekasürü, başağı, patozu, harmanı, hesabı, kitabı…
Ve bütün bunların arasında geçen zamanı hatırlayacağız. Çünkü üretmek yalnızca toprağa ürün bırakmak değildir. İnsanın kendisine de bir şey bırakmasıdır. Bazen bir tecrübe, bazen bir hatıra, bazen bir ders, bazen de hayatın başka bir yerine bakmasını sağlayacak yeni bir açı. Kayıp yaşamış olabilirsin, bir şey istediğin gibi gitmemiş olabilir, bir insan hayatından çıkmış olabilir, bir kapı yüzüne kapanmış olabilir ama orada sonsuza kadar beklemek zorunda değilsin.
Bir dalı çek.
Biraz eğil.
Biraz uzaklaş.
Bir tur daha bak.
Belki aradığın şey kaybolmamıştır.
Belki yalnızca sen henüz o açıdan bakmamışsındır.
Ve unutma:
Hayat bazen topladıklarımızdan değil, geride kaldığını sandığımız şeyleri fark ettiğimizde güzelleşir.
Ey fındık toplayan, başak yapan, hayata tutunmaya çalışan insan! Fındığı görmek istiyorsan yalnızca bahçeye değil, bakışına da bak. Çünkü bazen değişmesi gereken manzara değil, manzaraya baktığın açıdır. Bakış açın değişsin, nasibin çoğalsın.
Hayatının harmanı bol olsun.




















Aynen öyle