İnsan bazen iyi görünür ama iyi değildir. Günlük sorumluluklarını yerine getirir, işine gider, dersine çalışır, konuşur, güler… Fakat iç dünyasında bir dağınıklık vardır. Ve çoğu zaman bu dağınıklık dışarıdan anlaşılmaz. Çünkü modern insanın en iyi öğrendiği şeylerden biri, toparlanmış görünmektir.
Danışmanlık odasında sık karşılaştığım bir durum var: Kişi kendini yetersiz hissettiğini anlatırken aslında “geç kalmışlık” duygusundan söz eder. Hayatın bir yerinde daha ileride olması gerektiğini düşünür. Daha güçlü, daha net, daha kararlı… Oysa psikolojik süreçler doğrusal değildir. İnsan her zaman ileri gitmez; bazen durur, bazen çözülür, bazen de yeniden yapılanmak için dağılır. Fakat toplum çözülmeye tahammül etmez. Güçlü olmayı yüceltir, kırılganlığı ise zayıflıkla karıştırır.
Oysa ruh sağlığı, sürekli güçlü kalabilmek değildir. Ruh sağlığı, düştüğünde kendine nasıl davrandığınla ilgilidir. İnsan dağınık hissettiğinde hemen kendini düzeltmeye çalışır. Daha çok çalışır, daha çok meşgul olur, daha çok bastırır. Fakat bastırılan her duygu, bir süre sonra daha yüksek sesle geri döner. Çünkü duygular çözülmeden kaybolmaz; yalnızca ertelenir.
Bir başka önemli mesele de “rol yorgunluğu”dur. İnsan, hayatı boyunca birçok rol taşır: başarılı öğrenci, sorumluluk sahibi yetişkin, anlayışlı eş, fedakâr ebeveyn… Roller arttıkça kişi, kendi iç ihtiyacını daha az duymaya başlar. “Ben ne hissediyorum?” sorusu yerini “Benden ne bekleniyor?” sorusuna bırakır. İşte bu değişim fark edilmediğinde içsel kopuş başlar. Kişi işlevseldir ama temas hâlinde değildir. Yapıyordur ama yaşamıyordur.
Psikolojik dayanıklılık bazen yanlış anlaşılır. Dayanıklılık; hiç dağılmamak değil, dağıldığını kabul edebilmektir. “Şu an iyi değilim” diyebilmek, insanın kendisiyle kurduğu en dürüst bağlardan biridir. Kendine bu alanı tanımayan kişi, dışarıya güçlü bir imaj sunarken içeride giderek yalnızlaşır. Çünkü insan en çok kendi duygusunu inkâr ettiğinde yorulur.
Belki de mesele toparlanmak değildir. Belki mesele, dağınık yanlarımızı hemen susturmadan onlara kulak vermektir. Her çözülme bir bozulma değildir; bazı çözülmeler yeni bir düzenin başlangıcıdır. İnsan kendine izin verdiğinde, süreç doğal akışını bulur. Acele edilen iyileşmeler yüzeyseldir; temas edilen iyileşmeler kalıcıdır.
Kendimize şu soruyu sormak yeterli olabilir:
“Ben gerçekten düzelmek mi istiyorum, yoksa sadece iyi görünmek mi?”
Bu soruya verilen dürüst cevap, çoğu zaman gerçek dönüşümün başlangıcıdır. Çünkü insan, olması gereken kişi olmaya çalışmayı bıraktığında; olduğu kişiyle temas kurmaya başlar. Ve iyileşme tam olarak orada başlar.


















