1990’lı yılların başıydı… Sokağımızın köşe başında küçük bir bakkal vardı. Kırmızı el yazısıyla yazılmış tabelası, o yılların en tanıdık görüntülerinden biriydi. Mahallenin çocukları olarak önünden sayısız kez geçer, harçlıklarımızı avuçlarımızda sımsıkı tutarak içeri girerdik.
Aradan uzun yıllar geçti. Belki yirmi yıl, belki daha fazla… O sokaktan defalarca geçtim ama nedense hiç dönüp bakmadım. İnsan bazen en çok bildiği şeyleri görmez oluyor.
Bir gün yine aynı sokaktan geçerken gözüm birden köşe başına takıldı. Bakkal hâlâ oradaydı. Solmuş olsa da kırmızı el yazıları yerindeydi. Bir an durup etrafıma baktım. Çocukluğumun geçtiği evlerin çoğu yoktu artık. Kimi yıkılmış, kimi yerini yeni binalara bırakmıştı. Sokak aynı sokaktı belki ama aslında bambaşka bir yer olmuştu.
Sonra insanları düşündüm… Bir zamanlar o sokakta yaşayan komşuları, arkadaşları, mahalle büyüklerini… Kimileri başka şehirlere gitmişti. Kimileri yaşlanmıştı. Kimileri ise çoktan bu dünyadan göçüp gitmişti.
Zaman, herkesten bir şeyler alıp götürmüştü.
O an damağımda eski bir tat belirdi. Harçlıklarımızı günlerce biriktirip aldığımız o şekerler geldi aklıma. Üstü şeker kaplı, çocukluğun bütün mutluluğunu içine sığdırmış küçük tatlılar… Bir tanesini ağzına attığında dünya biraz daha güzel olurdu sanki.
İşte o gün anladım ki zaman gerçekten durmuyor. Geçiyor… Hem de fark ettirmeden.
Evleri değiştiriyor. Sokakları değiştiriyor. İnsanları değiştiriyor.
Ama bazı şeylere gücü yetmiyor.
Bazı hatıralar, solmuş bir tabelada yaşamaya devam ediyor.
Bazen bir koku, bazen bir tat, bazen de köşe başında unutulmuş eski bir bakkal… Bir ömrü alıp çocukluğuna götürmeye yetiyor.
















