Gece üçü yirmi geçiyordu.
Mutfaktaki saatin saniye kolu, evin içinde duyulabilecek kadar yüksek sesle ilerliyordu. Oysa saat bozuktu. Yaklaşık iki haftadır aynı dakikayı gösteriyordu. Nermin bunu biliyordu. Yine de her gece ona bakıyordu.
O gece de elindeki bardağı tezgâha bırakıp salona geçti. Ev karanlıktı. Perdeler kapalıydı. Dışarıdan gelen sokak lambasının soluk ışığı, duvarın üzerinde ince bir dikdörtgen oluşturuyordu.
Tam yatak odasına gidecekken durdu.
Koridorun sonunda, yıllardır kullanılmayan küçük odanın kapısının altında ışık vardı.
Nermin birkaç saniye kıpırdamadan baktı.
O oda boştu. İçinde yalnızca eski bir kitaplık, kırık bir sandalye ve taşınırken atmaya kıyamadığı birkaç koli vardı. Elektriği de kesilmişti. Ampulü aylar önce çıkarmıştı.
Işık yine de oradaydı.
Sarı ve çok ince bir ışık.
Nermin önce bunun koridordaki lambadan geldiğini düşündü. Bir adım attı. Işık değişmedi. Bir adım daha.
Kapıya yaklaştığında içeriden çok hafif bir ses duydu.
Kâğıt hışırtısı.
Sonra sustu.
Nermin’in eli kapı koluna gitti ama çevirmedi. O anda, çocukluğundan beri yaptığı bir şeyi hatırladı: Korktuğunda nefesini tutardı. Nefesini bıraktı.
Kapının altındaki ışığa tekrar baktı.
Bu kez ışığın üzerinde bir gölge vardı.
Bir insan ayağına benzeyen uzun, ince bir gölge.
Nermin geriye çekildi.
Telefonunu aldı. Ekran karanlığında kendi yüzünü gördü. Bir an, arkasında birinin durduğunu sandı. Hızla döndü.
Kimse yoktu.
Tekrar kapıya baktığında gölge kaybolmuştu. Işık da yoktu.
Sabaha kadar uyumadı.
Gün ağardığında cesaretini toplayıp odaya girdi. Oda gerçekten karanlıktı. Pencerenin önünde perdeler kapalıydı. Elektrik anahtarı yerinden sökülmüş, kablolar bantlanmıştı. Her şey olması gerektiği gibiydi.
Ta ki kitaplığın en alt rafındaki kutuyu görene kadar.
Kutunun kapağı açıktı.
İçinde eski fotoğraflar vardı.
Nermin dizlerinin üzerine çöktü ve fotoğrafları tek tek çıkardı. Çoğu çocukluğuna aitti. Annesi, babası, eski evleri…
En altta tek bir fotoğraf vardı.
Fotoğrafı daha önce hiç görmemişti.
Karanlık bir koridor. Ve koridorun sonunda küçük bir odanın kapısı. Kapının altında ince bir ışık vardı.
Nermin fotoğrafı çevirdi.
Arkasında yalnızca bir tarih yazıyordu:
20 Eylül 1998.
Nermin’in eli titremeye başladı.
Çünkü o tarihi biliyordu.
O gece ailesiyle birlikte eski evlerinden taşınmışlardı. Ve o gece, henüz üç yaşındayken, annesine göre saat üçü yirmi geçe odasında uyurken kaybolmuştu. Onu kırk dakika sonra evin bodrumunda bulmuşlardı.
Nermin fotoğrafı tekrar çevirdi.
Fotoğrafın sağ alt köşesinde, ışığın hemen önünde küçük bir çocuk silueti vardı. Elinde de bir şey tutuyordu.
Yakından baktığında bunun bir fotoğraf olduğunu fark etti.
Ve fotoğraftaki çocuğun yüzünü seçebildiği anda, koridorun dışından bir ses geldi.
Kendi sesi.
Fısıltıyla:
“Anne, kapıyı aç.”
Nermin donup kaldı.
Çünkü annesi on iki yıl önce ölmüştü.
Ve o ses, çocukluğundaki kendi sesiydi.
















