Anneannesinin arka bahçesi, koskocaman ıhlamur ağaçlarının olduğu bir dağa bağlıydı. Balkondan o ağaçların rüzgârla dansını izler, içine içine sokulan ıhlamur kokusuyla demlenirdi. Koca dağ bir gümüşi beyaz olur, bir puslu yeşil dalgalanır dururdu. Ihlamur belki de yaseminin dedesiydi. Kokusu öyle ürkek, öyle nazlı; çiçeği öylesine narin, öylesine kırılgandı.
İşe gelip giderken geçtiği sokağa ıhlamur ağaçları diktiler. Baharda yapraklanınca sokağın çehresi değişti, ufak ufak çiçeklenmeye başladı. Bir sabah uyanınca “şimdi” emrini alıp hepsiciği birden açıverecekti. Tüm sokak buram buram ıhlamur kokacaktı. Her gün aynı hevesle yanlarından geçiyor, yüzünde derin bir tebessüm, ruhunda güçlü bir huzurla hamd ediyordu.
O sabah seherle yürüdü yine işine, uzaktan ağaçları gördü. İçinde bir yerler acıdı, “Olmasın Allah’ım.” diyordu, ne yazık ki gerçekti gördükleri. Zavallı ağaçlar yolunmuş, paralanmış, dalı yaprağı bir yere savrulmuştu. Diğerine, sonrakine, yolun sonuna kadar hepsine koştu; hepsi birbirinden vahim durumdaydı. Birileri gecenin karalığına gönüllerinin siyahını dökmüş, zifti hırslarıyla tüm sokağın ve sokak halkının neşesini, rengini, tadını, kokusunu çalmıştı.
Yasalarda karşılığı yoktu belki bu fiilin; kabahat, suç, suçumsu. Ancak olan acı vericiydi. Bir mahalle, ıhlamur kokusunu çaldırmıştı nefsi doymazlara…
Çocukken ağaç tepelerinde gezindiyseniz çok nasiplisiniz demektir. Yazları köye gider, kuzenlerin bahçesindeki incir ağacında ev yapar, yemekler yer, saklambaç oynardık. Kızılcık ağacından meyvesini toplayıp ezer, boyasını çıkarırdık. Fındık ağaçları, cevizler, yumuşak armut, tatlı elma, çılgın kiraz, sulu erik, şerbetli incir, mor üzüm, ballı dut, daha birçok meyveyi dalı yapraklanınca tanıyacak kadar hayatımda yaşadım.
Güzel bir çocukluk doğaya doyarak yaşanır. Tüm sene köye gideceğiz diye planlar yapar, allı pullu hayallerle süslerdik. Ne güzel bir memleketimiz, ne yürekli insanlarımız, ne muhteşem iklimlerimiz var, elhamdülillah.
Aynı bahçenin manolyası mağrur, heybetli; gülü güzel, cilveli; ısırganı çekingen ve kaprisli; lalesi ayrı tablo, mimozası farklı karakter, yasemini mahcup, begonvili şımarık hâllerle ufkumuza hayatın tadını resmeder. Tıpkı insanlar gibi hepsi bambaşka âlemler saklar içlerinde.
Etrafımızda yok mudur ceviz ağacı gibi dimdik, kuvvetli kişiler; dallarında serçe olmak istersiniz. Veya çam gibi sert ve asosyal, her şeyi, herkesi kendinden uzak tutan. Kayın ağaçları, serviler dimdik ve çivi gibi sivri kökleriyle yapayalnız. Meyve ağaçları da çok etrafımızda; salkım salkım dut veren bilgeler, top top reçel üreten incirler, çivi çakılmayan kızılcıklar.
Hepimizin içinde bir hayvan arar psikoloji, eşleştirerek yol bulmak ister onunla iletişime. Oysa hepimiz birer bitki, birer çiçek, birer ağacız da aslında. Benzeşin sana seni resmeder. Önce sen oku, sonra seni okusunlar da işin kolay olsun bu zor dünyada diye.
Ömür kısa, boğuşma hâlini anlatmaya. Bak derinlerine; nelerin var elinde, nelerden keyif alır, nelerden acı, hüzün duyarsın. Bir düşün nerende asıl değerin, kiminle, neyle gayen, meşguliyetin. Ruhunun gıdası ne, bedenin neye özlem duyar. Ya çekindiklerin, ürküp tiksindiklerin. Var mı gizli heveslerin, saklayıp süslediklerin?
Sırların düğüm düğüm mü, enerjin büklüm büklüm mü? Neresindesin hayatın, kimlere değiyor dalların? Sadece oksijen mi veriyorsun varlığınla, yoksa lezzetli tatların var mı doyulmayan? Farkında mısın mevcudunun özel oluşundan? Yoksa oyuna gelip sayıyor musun kendini sıradan? Kim bilir ne için bu kadar özel yarattı seni Yaratan.
Ihlamurdan sofra yaparlar hafif diye, akasyadan kazık sağlam diye. Cevizden mobilya, çamdan çıra. Neden mi? Daha uzun süre fayda sağlayabilmek için. Yapısı başka özellikler barındırırken ona başka görevler vermek ağaçta kötü sonuç veriyorsa insanda iyi olur mu hiç?
Yumuşak tabiatlı, şefkatli birini polis yaparsan çabuk yıpranır, dayanamaz. Katı ve disiplinli birini anaokulu öğretmeni yaparsan çocuklar incinir, faydalanamaz. Analitik kafası olmayan birinden bilim insanı, merhameti olmayandan sağlıkçı olmaz. İş ayrı, meslek ayrı, rızık ayrı, mizaç ayrı. Hepsini birbirine katıp sadece zekâ testleriyle insanları sınıflandırıp eğitime tabi tutup sonra mutlu etmeye çalışamazsınız. Refah seviyesi diye didinip, ekonomiye el atıp, o ülkeden bu ülkeden fikir çalıp bir milleti yükseltemezsiniz.
Ruhunun rengi, kokundan anlaşılır. Erik ağaçları çabuk çiçeklenir ancak dalları yazı göremez. Uzanan çekiştirip kırar erkenden. Etrafına tat veren insanların daha ziyade kırıldığı gibi. İncirin meyvesi kuşlara kalmaz, uzağından yakınından bulup toplarlar; kendini tatlandıran bilgili insanların aranıp bulunduğu gibi. Cevize vura vura meyvesini alırlar; gücü ve heybeti çok, ketum insanlara ulaşıldığı gibi. Kimine kurt düşer, kimi çabuk kurur; hassas ve narin gövdeli insanlar gibi. Nedense iyiye daha çok uzanır hırslılar. İyiye daha çok yüklenir miskinler. İyiyi daha çok yorar yakınındakiler. Beslenir, tüketir, devam ederler.
Dalına uzandıklarımız var, dallarımıza uzananlar. İlmiyle göğe uzanan, emelleri olanlarımız var; nefsiyle yere gömülenlerimiz.
Kendine ait hevesleri kalmadı kimsenin, uykusunda bile durmadan akan, yönlendiren bağları var her ferdin. Ta ki tek bir fert kalmasın diye. Tüm çama tekdüze insanlık için. Tüm düzen farkları kaldırmak için. Tüm oyunlar gerçekleri unutturup hayalin zayıflığında eritmek için.
Dalları meyveli ağaçlarımız var hâlâ. Mevsimsiz ulaşabileceğimiz. Tecrübe nimetlerini akıtanlar var hâlâ, koşup yakalayabileceğimiz. Bu uçuşan teknoloji çağında ışığı da bulmak mümkün, ışıkta kavrulmak da. Karanlığı yok etmek de mümkün zihin ışığıyla, karanlıkta yok olup bitmek de.
Dallarında türlü türlü meyvesi olanlardan olmak için kendi özünde, çekirdeğinde ne olduğunu bulman gerekiyor. Bunun için yapabileceğin en güzel şey, zamanının merkezine kendini koymak. Erişime izni en aza indirmek. Dalını, yaprağını, meyveni, çiçeğini; tozdan, topraktan, yağmurdan, güneşten iyi korumak. Steril ve mahfuz bir alanda mum ışığını kollar gibi gönül ışığını kollamak.
Dünya nasibimizde, karakter nasibimizle; nereye yürür, neye meyleder, neyi hedeflersek yavaş yavaş belirir şeklimiz. Sadece özümüze alıcı gözlerle bakıp, gereğince muamele ettiğimizde hasarsız veya az hasarlı biter dünya günlerimiz. Aksi takdirde dalı budağı yolunmuş, meyvesi çiçeği talan olmuş meyve ağaçları gibi ufalanır gideriz zaman tünelinde.
















