Bir gün dünyanın öleceğini hiç düşündünüz mü?
Belki bir sabah güneş yine doğacak… Kuşlar yine gökyüzünde uçacak, deniz yine kıyıya vuracak, ağaçlar yine rüzgârla sallanacak. Ama insanın içinde bir şey eksilecek.
Çünkü dünyanın ölümü, yalnızca toprağın kuruması, denizlerin çekilmesi ya da gökyüzünün kararması değildir. Dünyanın asıl ölümü, insanın insanlığını kaybettiği gün başlayacaktır.
Bir zamanlar insanlar birbirinin yarasına merhem olurdu. Şimdi çoğu insan, başkasının acısını görmeden yanından geçip gidiyor.
Bir zamanlar bir lokma ekmek paylaşılırdı. Şimdi sofralar büyüdükçe gönüller küçülüyor.
Bir zamanlar çocukların gülüşleri sokakları doldururdu. Şimdi onların gözlerinde, büyüklerin bıraktığı korkular var.
Ağaçları kesiyoruz, sonra gölgelerinde dinlenemediğimiz için güneşten şikâyet ediyoruz. Denizleri kirletiyoruz, sonra temiz bir kıyı arıyoruz. Toprağı yoruyoruz, sonra bereket bekliyoruz. Gökyüzünü dumanla dolduruyoruz, sonra temiz hava özlüyoruz.
Ve bütün bunları yaparken hâlâ dünyanın bize ait olduğunu sanıyoruz.
Oysa biz dünyaya sahip değiliz. Biz, dünyanın misafirleriyiz.
Bugün üzerinde yürüdüğümüz toprak, yarın başkasının ayak izlerini taşıyacak. Bugün gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz yıldızlar, bizden sonra doğacak çocukların da gökyüzünde parlayacak.
Peki onlara nasıl bir dünya bırakacağız?
Betonların arasında kaybolmuş bir çocukluk mu? Kirlenmiş denizler mi? Sessizleşmiş ormanlar mı? Yoksa birbirine yabancılaşmış insanların yaşadığı kocaman bir yalnızlık mı?
Belki de dünyanın sonu büyük bir patlamayla gelmeyecek. Belki dünya sessizce ölecek.
Önce bir kuşun sesi eksilecek. Sonra bir derenin suyu azalacak. Bir ağacın gölgesi küçülecek. Bir çocuğun gülüşü duyulmaz olacak. Bir annenin duası yarım kalacak. Bir ihtiyar, eski günleri anlatırken kimse onu dinlemeyecek.
Ve biz bütün bunların arasında hâlâ alışveriş yapacak, işe gidecek, para kazanacak, daha büyük evler, daha hızlı arabalar, daha pahalı eşyalar peşinde koşacağız.
Sonra bir gün dönüp geriye baktığımızda anlayacağız: Dünyayı kaybetmek, aslında kendimizi kaybetmekmiş.
Çünkü dünya yalnızca dağlardan, denizlerden, ağaçlardan ve şehirlerden ibaret değil.
Dünya; bir annenin evladına sarılmasıdır. Bir babanın çocuğunun başını okşamasıdır. Bir dostun “Nasılsın?” diye gerçekten sormasıdır. Bir yabancının düşene el uzatmasıdır. Bir mezarın başında dökülen gözyaşıdır. Bir çocuğun gökyüzüne bakıp hayal kurmasıdır. Ve insanın hâlâ iyiliğe inanabilmesidir.
Belki dünya henüz ölmedi. Belki hâlâ bir şansımız var.
Bir ağacı koruyarak… Bir hayvanı incitmeyerek… Bir çocuğun kalbini kırmayarak… Bir ihtiyarı dinleyerek… Bir mazlumun yanında durarak… Bir insanın gözyaşını görmezden gelmeyerek…
Çünkü bazen koca bir dünyayı kurtarmak, küçücük bir iyilikle başlar.
Unutmayalım: Dünyanın ölümünü beklememize gerek yok. Eğer sevgiyi, merhameti ve vicdanı içimizde öldürürsek, dünya zaten bizim için çoktan ölmüş demektir.
Ve belki de dünyanın son günü geldiğinde gökyüzü kararmayacak… Güneş yine doğacak. Ama insanın kalbinde ışık kalmayacak.
İşte dünyanın gerçek ölümü,
insanın içinde iyiliğin öldüğü gün başlayacaktır.
















