Eylül geldi. Tabiat yine insandan daha kolay bırakacak.
Birkaç hafta önce dallarında yemyeşil duran yapraklar sararacak, kuruyacak ve vakti geldiğinde toprağa düşecek. Ağaç arkasından bakmayacak.
Belki insanın en zor öğrendiği şeylerden biri de budur: Vakti geleni bırakabilmek. Çünkü biz bırakmayı pek sevmiyoruz. Biten bir ilişkinin hatırasını, yıllar önce söylenmiş bir sözün kırgınlığını, gerçekleşmemiş bir beklentiyi, kaybettiğimiz bir makamı, hatta geçmişteki hâlimizi bile yıllarca taşıyabiliyoruz. Hayat önümüze doğru akarken biz bazen çoktan geride kalmış şeyleri gönlümüzde yaşatmaya devam ediyoruz.
Belki yükümüzün bir kısmı başımıza gelenlerden değil, vakti geçtiği hâlde bırakamadıklarımızdan geliyor.
Eylül bunu sessizce hatırlatıyor. Her şey kalmak için gelmiyor. Yaprak dalında güzeldir ama vakti geldiğinde düşer. Meyve olgunlaşınca daldan ayrılır. Gün akşama, yaz sonbahara döner. Tabiat değişime direnmez. İnsan ise bazen direnir.
Çünkü nefs yalnızca sahip olmak istemez; sahip olduğunu bırakmakta da zorlanır. “Benim” dediğimiz şeylere yalnızca elimizle değil, gönlümüzle de tutunuruz. Bazen bir insana, bazen bir hatıraya, bazen bir makama, bazen de kendimiz hakkında yıllar önce kurduğumuz bir hikâyeye…
Hatta elimizden çıkmış olanı bile içimizde taşımaya devam edebiliriz. Bir ilişki bitmiştir ama kırgınlığı sürer. Bir makam geride kalmıştır ama itibarı hâlâ aranır. Bir olay çoktan geçmiştir ama insan yıllarca “Bana bunu yaptılar.” diyerek o günü içinde yeniden yaşar.
Demek ki bırakmak her zaman elden çıkarmak değildir.
Bazen asıl bırakılması gereken gönüldedir.
Belki de “benim” dediğimiz şeylerin çoğu, bir müddet yanımızda kalan emanetlerdir. İnsan bunu hatırladığında sahip olduğu şeylerle kurduğu ilişki de değişmeye başlar. Çünkü emanet kıymetsiz değildir. Tam tersine, emanet olduğu için özen ister. Fakat emanet, sahibinin biz olduğumuz vehmine kapılmadan sevebilmeyi de öğretir.
Belki teslimiyet de tam burada başlar.
Teslimiyet her gidene sevinmek değildir. Canımız yanmaz demek de değildir. İnsan sever, alışır, özler ve ayrıldığında üzülür. Teslimiyet belki de acıyı inkâr etmek değil, acının içinde bile Hakk’a karşı gönülde bir itiraz büyütmemeyi öğrenmektir.
Bunu söylemek kolaydır. Yaşamak ise insanın ömrünü alabilir.
Çünkü bazen elimiz çoktan bırakmıştır ama gönlümüz hâlâ tutmaktadır.
İnsanın asıl sonbaharı belki de burada, gönülde başlar. Bir gün kendi içimize baktığımızda yıllardır dalında tuttuğumuz sararmış yaprakları fark ederiz. Eski kırgınlıkları, yarım kalmış hesapları, gerçekleşmesini hâlâ beklediğimiz ihtimalleri, affedemediğimiz insanları, hatta affedemediğimiz kendimizi…
Belki hepsinin karşısında aynı soru duruyordur:
Vakti hâlâ gelmedi mi?
Eylül ağaca bunu sormuyor. Ağaç zaten biliyor. Vakti gelen yaprak düşüyor ve toprağa karışıyor. Biz ise düşeni çoğu zaman yalnızca kayıp olarak görüyoruz.
Oysa bazen dalın hafiflemesi gerekir.
Bazen gönlün de.
Sonbahar bu yüzden yalnızca tabiatın sararması değildir. İnsana faniliği sessizce hatırlatan bir mevsimdir. Her güzelin bir vakti, her buluşmanın bir ayrılığı, her başlangıcın bir sonu vardır.
Fakat fanilik karamsarlık değildir. Aksine, geçici olduğunu bildiğimiz şeyin kıymetini vaktindeyken bilmektir. Bir yaprağın düşeceğini bilmek, dalındayken ona daha dikkatli bakmayı; bir gün ayrılacağımızı bilmek, yanımızdakinin kıymetini bugün bilmeyi öğretir.
Belki mesele daha az sevmek değildir; severken emaneti unutmamaktır. Yanımızdakine gönülden bağlanmak ama onu bize verilmiş ebedî bir mülk sanmamak… Geldiğinde şükredebilmek, kaldığında kıymetini bilmek, vakti geldiğinde ise hüznümüzü de alıp Hakk’ın takdirine bırakabilmek.
Eylül yine gelecek. Yapraklar yine sararacak, dallar yine hafifleyecek. Belki bu defa yere düşen yapraklara bakarken kendi gönlümüze de bakarız.
Orada mevsimi geçtiği hâlde hâlâ tuttuğumuz ne var?
Belki bir kırgınlık. Belki bir beklenti. Belki artık olmayan bir insanın hatırası. Belki de yıllardır vazgeçemediğimiz eski bir “ben”…
Ağaç neyi bırakacağını her eylülde yeniden biliyor.
İnsan ise bazen bir ömür öğreniyor.


















